Makale Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 65
  • Öğe
    Lacanyen Psikanalizi Zamansız Bir Dil Kullanarak Romana Kodlamak
    (Atatürk Üniversitesi, 2024) Somuncuoğlu Özot, Gamze
    Zamansız adlı roman; şiirsel anlatımı, dili yeniden inşa edişi, postmodern özellikleri, psikolojik alt yapısı, geleneğe yaptığı göndermeler gibi birçok detayı içinde barındıran bir anlatıdır. Oldukça girift bir o kadar da renkli bir kurguya sahip olan Zamansız roman “dil” üzerine yaptığı vurgular ve özellikle romanın ilk bölümlerinde görülen gündelik dilden olabildiğince uzak, özgün dil anlatımıyla dikkatleri çekmektedir. Bu çalışmada Latife Tekin’in Zamansız adlı yapıtı, romanda sıkça atıf alan “dil” unsurunun ekseninde irdelenmiştir. Yapıt; post- yapısalcı bir yaklaşımla psikanalizi derinleştiren, dil’e bakışa yeni bir soluk getiren Jacques Lacan’ın öğretilerinden yer yer yardım alınarak anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Freud’un öğretileri üzerinde çalışan Lacan, özellikle bilinçdışı konusunda sergilediği bilimsel yaklaşımla kendinden söz ettirmiştir. Saussure ve onun dilbilim çalışmalarını da yakından takip eden Lacan, psikanaliz ve dilbilim çalışmaları arasında bağlantı kurmuş ve özellikle bilinçdışı ve dil arasındaki ilişki konusunda kendi döneminde Freud’un ortaya koyduğu bilimsel yapıyı geliştirmiştir. Zamansız’da kullanılan gösteren- gösterilen sistemi, metaforlar, rüya, birbirinin yerine geçen karakterler, oğlu ve kızına ilişkin duygularını anlatan anne rolünü üstlenmeye çalışan bir sevgili, “Eksik Kalan” alt başlığı altında dile getirilen baba, sil baştan oluşturulması arzulanan dil, yaşanılan hayal kırıklıklarını anlamak ve onarmak için yazılmaya çalışılan hikâye gibi konular, bu yapıtın Lacan ve onun öğretileri ile anlamlandırılabileceği düşüncesini oluşturmuştur.
  • Öğe
    Rûhî’nin Terkib-Bendinde dinî kurumların eleştirisi
    (Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2024) Taş, Bünyamin
    Rûhî’nin terkib-bend nazım biçimiyle yazdığı eleştirel şiiri, yazıldığı günden itibaren büyük bir ilgi görmüştür. Bu durumun doğal bir sonucu olarak ait olduğu gelenek içinde, bilindiği kadarıyla, otuz civarında naziresi vardır. Rûhî’nin terkib-bendine gösterilen alaka, modern dönemde akademik araştırmalar aracılığıyla da sürdürülmüştür. Söz konusu bilimsel yayınlarda genellikle şiirdeki eleştirinin hangi kavramlarla örüldüğüne dikkat edilmiş ve şairin adaletsizlik, liyakatsizlik, riya, tamah ve nankörlük gibi davranışları eleştirdiği tespit edilmiştir. Bu yazıda ise şiirde “zahid” veya “sufi” olarak çağrılan tipler aracılığıyla yapılan eleştiriye dikkat çekilmiştir. Toplam on yedi bendden oluşan şiirin önemli bir kısmı, bu tiplerin yerilmesine ve onlara mukabil “rind” tipinin yüceltilmesine mahsustur. Şiirin yarısından fazlasına tekabül eden on bendde anılan tiplemeler üzerinden dinî kişiliklerin yerilmiş olması, şairin eleştirisinde din konusunun daha özel bir yeri olduğunu göstermektedir. Eleştiri, mezkûr tiplemelerin uygunsuz görülen eylemleriyle sınırlı kalmayıp onların statüsüyle alakalı sembollere de uzanmıştır. Böylece medrese, mescit, tekke, kitap, cüppe ve sarık gibi semboller yardımıyla dinin kurumsallaşan yapısına yönelik bütüncül bir eleştiri yapılmıştır.
  • Öğe
    Ўзбек Ва Турк Тилларида Замоннинг Муқаддас Қадрият Сифатида Ифодаланиши Хусусида
    (Musa Yavuz Alptekin, 2024) Sultonova, Shoxista; Yıldız, Çetin
    Вақт инсон учун ҳаётни тартибга солиш, баҳолаш ва оргатиш каби коп жиҳатдан энг қимматли тушунчалардан биридир. Ҳам диний, ҳам ижтимоий, ҳам маданий ҳаётда муҳим орин тутган бу тушунча бугунги кунда коплаб илмий соҳаларда тадқиқот мавзусидир. Ана шундай фан соҳаларидан бири тилшуносликдир. Тилшуносликнинг тавсифий, қиёсий ва маданий лингвистик таҳлил усуллари билан муқаддас матнлардаги вақт тушунчаси, вақтнинг инсон ҳаётини қуршаб турган омил эканлиги ва унинг турли тил воситаларида, базан муқаддас, базан оддий ифодалар билан қолланилиши, вақт билан боглиқ диний амрларнинг халқ тилига чуқур сингиб бориш масаласи котарилгандир. Вақтни ифодаловчи созларнинг муқаддаслиги ҳам вақтнинг муқаддаслиги билан боглиқ. Бу ҳолат муқаддас матнларда тез-тез учраб туради ва бугунги кунда ҳам, айниқса, мақол ва иборалар каби тургун бирикмаларда козга ташланади. Астрологик ва эсхатологик диний тушунчаларни конкретлаштириш, инсон учун муҳим болган давр ва вақтларни қайд этиш билан бирга халқ тақвимида турли маросимлар (байрам ва иш кунлари, роза вақти, яхши ва ёмон кунлар кабилар) пайдо болган. Бу маросимлар вақт билан боглиқ қолиплашган соз ва ифодаларни оз ичига олади. Генетик томондан қардош ҳисобланган турк ва озбек халқлари ортасида тил ва маданият жиҳатидан бирмунча фарқлар мавжуд болса-да, бу икки жамиятнинг вақт тушунчасига болган қарашлари этиқод бирлиги туфайли охшашдир. Озбек ва турк жамиятлари муштарак маданиятида диний этиқодлар доирасида шаклланган вақт тушунчаси ушбу тадқиқотнинг асосий мавзусидир. Мақол, ибора ва халқ этиқодидаги вақт тушунчаси қиёсий муҳокама қилинди. Шундай қилиб, мақоламизда ҳар икки жамиятда бу тушунчанинг охшаш ва фарқли томонлари очиб берилади.
  • Öğe
    Kınalızâde Ali Çelebi’nin Ahlâk-ı Alâ’î’sinde edebiyat sorunsalı
    (Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Dergisi, 2024) Taş, Bünyamin
    Günümüzde kullanıldığı biçimiyle edebiyat kavramına modern dönem öncesi Osmanlı Türk yazınında rastlanmaz. Bu itibarla anılan dönemde edebiyatı diğer insan eylemlerinden ayırıp özel, saygın ve ayrıcalıklı uğraşlardan biri olmak üzere sanat kavramı altında tasnif etmek gibi açık ve yaygın bir değerlendirme ve kavrayış biçimi de yoktur. Hâliyle söz konusu dönemde, estetik ve poetik esaslar çerçevesinde doğrudan edebiyatın kendisini konu edinen müstakil eserler yazılmamıştır. Bunun yerine edebî sözün en temel iki formu olan şiir ve düzyazıdan biri veya nadiren ikisi hakkında, fıkıh kitaplarından şair tezkirelerine kadar muhtelif eserlere dağılmış hâlde bulunan parçalı değerlendirmeler söz konusudur. Bu tür değerlendirmeleri içeren nadir eserlerden biri de Ahlâk-ı Alâ’î’dir. Ahlâk-ı Alâ’î yazıldığı günden Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar yoğun ilgi görmüş bir eserdir. Bu sebeple Osmanlı düşüncesini anlama konusunda ana metinlerden biri kabul edilmektedir. Genel bir ahlak kitabı olarak nitelenebilecek eserde dille ilgili konulardan olmak üzere gerek şiir gerek düzyazı biçiminde yazılan edebî metinler de ele alınmıştır. Bu yazıda öncelikle Ahlâk-ı Alâ’î’nin bir problematik olarak edebî konuları ele alan bölümleri tespit edilmiş ve yazarın düzyazı ve şiire ilişkin söylemleri bütüncül bir şekilde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ahlâk-ı Alâ’î yazarı dil konusunu ne gramer ne estetik ne de adabımuaşeret bağlamında incelemiştir. Çağdaşı birçok yazar gibi o da öncelikle ve neredeyse yalnızca sözün dinî hükmüyle ilgilenmiştir. Dolayısıyla Ahlâk-ı Alâ’î’de edebî sözler de dinî ölçütler çerçevesinde belirlenen ahlaki alanın bir sorunsalı olarak ele alınıp doğru-yanlış yargılamasına konu edilmiştir. Bu itibarla gerekli ve yararlı görülmeyen her türlü edebî eylem sakıncalı ve hatta yasaklı faaliyetler kapsamına sokulmuştur. Gereklilik ve yararlılığın ölçütü ise temel ihtiyaçlar ve din olarak belirlenmiştir. Yani gündelik yaşamı sürdürebilmek için gereken zaruri sözler ve dua, Kur’an okumak, zikir vb. dinî olanlar dışındaki her türlü sözel eylem zarar kapsamına alınmıştır. Hatta dinî olan sözler bile uygun görülmeyen kimselerce söylenmesi hâlinde musibete müstahak olarak takdim edilmiştir. Edebî faaliyet yalnızca ehlince, yani âlimlerce ve kutsal bir amaca dönük olması hâlinde meşru kabul edilip aksi her durumda gereksiz ve zararlı görülmüştür. Ancak bu konularda eser ve yazarın tam anlamıyla tutarlı olduklarını söylemek mümkün değildir.
  • Öğe
    Kültürel kimliğin oluşturması ve geliştirilmesi bağlamında 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
    (Motif Halk Oyunları Eğitim ve Öğretim Vakfı, 2024) Mezkit Saban, Gülperi
    Çocuk ve çocuk folkloru üzerine yapılan araştırmalar, batıda on sekizinci yüzyılda başlamış; Osmanlı toplumunda da on dokuzuncu yüzyılda ele alınabilmiştir. Bu dönemden önce, çocuk, ayrı bir birey olarak değerlendirilmediği için üzerine yapılmış kapsamlı çalışmalar da mevcut değildir. Bu sebeple çocuk kavramı, ‘modern dönemin icadı’ olarak adlandırılmıştır. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yaşanan modernleşme ile birlikte çocuğun ‘farkına varılması’ ve eğitim yolu ile kitleleştirileceğinin anlaşılmasına binaen ‘geleceğin yöneticileri olan’ çocuklar, dönemin hâkim düsturu olan ‘milliyetçi’ değerler ile yetiştirilmek istenmiştir. Bu çerçevede, meclisin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920 ve aynı zamanda Milli Hâkimiyet Bayramı’nın yıl dönümü; 1925 yılında ilk olarak ‘Çocuk Haftası’ adı ile Himaye-i Etfâl Cemiyeti tarafından ilan edilmiştir. Art arda gelen I. Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı neticesinde, ülkenin erkek nüfusunun büyük bir kısmının yok olmuş; bu sebeple birçok ailenin dağılmıştır. Babasız kalan çocukların açlık ve sefalet ile yüzleştiği esnada, Himaye- i Etfâl Cemiyeti tarafından ‘fayda esaslı’ oluşturulan ve bu amaçla ‘rozet ve pulların’ satıldığı gün olan 23 Nisan, 1926 tarihinde de ‘Çocuk Bayramı’ olarak ilan edilmiştir. Cumhuriyet yöneticileri, törenlerin ‘halkı bir araya getirme, yeni kurulan devletin sistemleştirdiği düşünceler üzerine ikna etme, bu düşünceleri benimsetme ve ritüel halinde sürdürmesini sağlamak üzere dönüştürücü gücünden de faydalanmıştır. Bu çerçevede milliyetçi düşüncelerin ‘en yoğun’ yaşandığı alanlar olarak da bilinen milli bayram törenleri, çocukların ‘milli’ kimliğini oluşturan ve dönüştüren bir parametre olarak değerlendirilmiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin simge ve sembollerinin, düşünce ve değerlerinin aktarım mekânı olarak görülen 23 Nisan Çocuk Bayramı, ‘dünyaya yeni gelen bir bebeğin’ doğuşu ile eş olarak görülmüştür. Bu metafor, yeni doğan bebeklerin, 23 Nisan’ın Çocuk Bayramı olarak ilan edildiği tarihte henüz altı-yedi yaşlarında oldukları ve yeni kurulan devletle yaşıt olarak görüldüklerinden hem çocukların hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘hayata doğuş bayramı’ olarak da adlandırılmıştır. Çocuk bayramı kapsamında ritüel haline gelen bir dizi modern öğreti, modern çocuk oluşturma ve geleceğin ‘modern Türkiye’sini’ yaratmak için de esas amaç olarak görülmüştür. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde ulus-devlet projesi kapsamında ‘milliyetçi çocuk’ yetiştirmek, Cumhuriyet yöneticilerince ‘milli/vatani görev’ olarak sunulmuş; kamu kurumlarından sivil toplum örgütlerine ve toplumun en küçük birimi olan aileye kadar toplumun her kesiminden bu göreve katılmaları beklenmiş; çocukların da kendilerine ‘ideal’ olarak sunulan ‘Türk’e yakışan üstün vasıfları’ edinmeleri beklenmiştir. Ele alınan makalede, çocuğun birey olarak kabul edilmesinden sonra, üzerine inşa edilmek istenen değerlerin, Cumhuriyet aydınları tarafından nasıl işlendiği ve törenlerin bu kültürlenme sürecindeki etkisi anlatılacak ve Çocuk Bayramı’nın da katkısıyla oluşturulan Cumhuriyet çocuğunun profili ortaya konulacaktır.
  • Öğe
    Oto- Sosyo-Biyografik bir roman olan seneler ile otobiyografik bir roman okul arkadaşım’ı karşılaştırma denemesi
    (Abdulhakim TUĞLUK, 2024) Somuncuoğlu Özot, Gamze
    2022 Nobel edebiyat ödülünü almaya hak kazanan Annie Ernaux, yapıtları ile edebiyat dünyasının son zamanlarda üzerinde sıkça konuştuğu yeni bir teknik olan ve kolektif biyografi, total roman, oto-sosyo-biyografi gibi isimlendirmelerle anılan yeni bir türü yazın dünyasına armağan etmiştir. Bu çalışmada, Seneler isimli yapıt ve bu yapıtta yazarın öz yaşam öyküsünü sarıp sarmalayan onu daha nesnel bir söylemle anlatma derecesine ulaştıran tarih/gündelik hayat tarihi anlatımının Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Melisa Gürpınar’ın söylemine benzerliği üzerine düşünceler ortaya konulacaktır. Oto-sosyo-biyografi, yapısı gereği içinde tarih ve gündelik hayat tarihini barındırmaktadır. 2021 yılında yayımlanan Ekoeleştirel Yaklaşımdan Kültürel Bellek Sorgulamasına Melisa Gürpınar Metinleri başlıklı çalışmada da ortaya konulduğu üzere Melisa Gürpınar’ın yapıtlarında dikkat çeken önemli unsurların başında kültürel belleğin zayıflaması, kültür unsurlarının unutulması, çiçek ve ağaç türlerinin isimlerinin hatırlanmaması, kutlamaların, yemek isimlerinin kaybolması gibi konular ve bundan duyulan rahatsızlık yer almaktadır. Seneler isimli yapıtta da yer alan bu unutma, anımsayamama endişesi, gündelik hayatın akışını olabildiğince saydam bir şekilde, olduğu gibi anlatıp yazıyla ölümsüzleştirme çabası, Gürpınar’ın Okul Arkadaşım adlı yapıtındaki yaklaşımına benzemektedir. Neredeyse aynı yıllarda farklı kültür ve coğrafyalarda doğmuş (Ernaux- 1940, Gürpınar- 1941) bu iki kadın yazarın kolektif olanı korumaya alma noktasındaki tavrı benzerdir.
  • Öğe
    İbrahim Tırsî’nin “eğlence” redifli gazeli üzerine
    (Yakup YILMAZ, 2023) Gümüş, Kudret Safa
    Sosyal hayatın hemen hemen her yönünü bünyesinde barındıran klasik Türk edebiyatı, eğlenceleri ve eğlencelere dair unsur ve ritüelleri de ortaya çıkarması bakımından kayda değerdir. Klasik Türk edebiyatı şairlerinin eserlerine yansıttıkları söz konusu ritüel ve unsurlar, Osmanlıdaki eğlence kültürünü gösteren önemli vesikalar niteliğindedir. 18. yüzyıl klasik Türk edebiyatı şairlerinden biri olan İbrahim Tırsî, günlük hayatla ilgili konular başta olmak üzere; eğlence, giyim-kuşam, yemek gibi sosyal hayatın hemen hemen tüm alanlarını şiirine yansıtmıştır. Tırsî, şiiri eğlenmek ve eğlendirmek için bir araç olarak görmüştür. Onun şiirlerinin hezliyât tarzında olduğu, hezl türünün önemli örneklerini verdiği bilinmektedir. İbrahim Tırsî’nin şiirde benimsediği söz konusu üslup, şiirlerinin içeriğini komik bir hâle getirmiştir. Bu çalışmada, İbrahim Tırsî’nin klasik Türk şiiri geleneğinde görülen eğlence geleneğinden kısmen ayrılarak komik ve gülünç durumda olduğunu ifade ettiği, somut verilere dayanan “eğlence” redifli gazeli incelenmiştir.
  • Öğe
    Çağdaş Türk dergilerinde Kudüs: Yedi İklim örneği
    (Yakup YILMAZ, 2023) Karakaş, Elmas
    İnsanlık tarihinin en eski yerleşim merkezlerinden ve üç semavi dinin kutsal saydığı bir mekân olarak Kudüs’ün çağdaş Türk dergilerindeki ele alınış biçiminin araştırıldığı bu makalede her ne kadar dinî, aktüel, politik bir mesele olarak çok yönlü bir kimliğe ve öneme sahip olsa da, Kudüs’ü edebiyat ve sanat noktasından ele alan edebiyat dergileri göz önünde bulundurulmuştur. İslamcı dergiler özelinde yoğunlaşan bu ilginin en fazla görünür olduğu dergi de Yedi İklim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple incelemede Yedi İklim dergisi merkeze alınmış; dergide yer alan düzyazı ve şiirler iki ayrı başlık altında incelenmiştir. Propaganda ve polemik dilinin ötesinde bir üslupla kaleme alınan makalelerde meselenin nesnel bir biçimde ortaya konmaya çalışıldığı görülmüştür. Alanın uzmanları ile yapılan röportajlarda ise mesele çeşitli yönleriyle görünür kılınmaya çalışılmıştır. İmge ve metaforlarla zenginleşen, 1980 sonrası Türk şiirinin estetik tercihlerini yansıtan şiirlerde ise, şairlerin meseleyi Müslümanların kolektif duyarlılığının parçası olarak alımladığı, bunu yaparken de şiir estetiğinin gereklerinden taviz vermediği fark edilir. Tematik olarak çocuklara, çocuklarla birlikte masumiyete ve mücadelenin haklılığına odaklanan şiirlerde, makalelerde olduğu gibi bir “öteki” dili gelişmemiştir. Dergide yer alan röportaj, makale, inceleme ve şiir türünden çevirilerde de meselenin tüm Müslümanlar nezdindeki ortaklığı vurgulanmış; Kudüs’e dair edebî literatüre katkı sunan sanatçılar ve eserleri tanıtılmaya çalışılmıştır.
  • Öğe
    Yeni Tarihselcilik Kuramı Bağlamında Kemal Tahir’in Kurt Kanunu Romanına Bir Bakış
    (ASOS Eğitim Bilişim Danışmanlık Otomasyon Yayıncılık Reklam Sanayi ve Ticaret LTD ŞTİ, 2023) Evat, Yılmaz; Altınkaynak, Ali
    Edebiyatın önemli dallarından birisi olan roman, genç ve dinamik yapısıyla sosyal bilimlerin birçok alanı ile etkileşim kurar. Zamanla çeşitli kollara ayrılan romanlar içerisinde okur tarafından en fazla rağbet görenlerden birisi tarihî romanlardır. Tarihî romanlar ilk ortaya çıktıkları dönemden beri her zaman ilgi çekmişlerdir. Tarih ve edebiyat gibi iki önemli disiplini harmanlayan bu anlatı türü, ideolojileri aktarma aracı olarak da kullanılmış ve kendine özel bir yer edinmiştir. Türk edebiyatında bu roman türünde verilen eserlerin sayısı artmakta ve okur tarafından gördüğü ilgi günden güne yükselmektedir. Çalışmamızda dikkate aldığımız Yeni Tarihselcilik kuramı, tarihi konu edinen eserlere yeni bir bakış açısı getirmiş ve bu romanlar aracılığıyla resmî tarihi sorgulama fırsatı veren bir yapı ortaya koymuştur. Bu makalede Türk edebiyatının resmî tarihe karşı duruşuyla bilinen ve bu anlamda en fazla eser veren romancılardan birisi olan Kemal Tahir’in “Kurtlukta düşeni yemek kanundur” mottosuyla özdeşleşmiş Kurt Kanunu isimli eseri Yeni Tarihselci kuram bağlamında incelenmiş ve romanda resmî tarihle çelişen kısımlar çalışmamızın odak noktasını oluşturmuştur. İncelememizde giriş kısmı tarihî romanların kimliğine ve genel tarih kitapları ile olan farklarına değinmektedir. Ardından Yeni Tarihselci kuram üzerine bütüncül bir bakış gerçekleştirilmiştir. Takip eden kısımda ise Kemal Tahir hakkında bilgiler sunulmuş ve onun tarihî romana bakışı yansıtılmıştır. Son bölüm olan sonuç başlığında, yapılan çalışma değerlendirilmiş ve tespit edilen bulgular sıralanmıştır.
  • Öğe
    Yusuf Emîrî Divanı’ndaki Oğuzca unsurlar
    (Kürşat Öncül, 2023) Güneş, İsmail
    X. yüzyılda Orta Asya’daki Türk coğrafyasında yaşanan siyasi ve sosyal gelişmeler doğal olarak Türk dilini de etkilemeye başlamış ve XIII. yüzyıla kadar tek olan yazı dilinde bölünmeler başlamıştır. Batıya doğru bir göç çizgisi takip eden Türk boyları farklı bölgelere dağılarak yeni yurtlar edinmişlerdir. Ortak yazı dilinin kullanıldığı kültür çevresinden uzaklaşan boyların ortaya çıkan yazı dili ihtiyaçlarının dil dışı etmenlerle birleşmesi Türk dilinin farklı kollara bölünmesine zemin hazırlamıştır. Türk dilinin yeni kollarının ortaya çıkmasında Harezm bölgesinin önemli bir yeri vardır. XI.-XII. yüzyıllarda Harezm bölgesine başta Oğuzlar olmak üzere gelen Kıpçaklar ve Kanglılar gibi birçok Türk boyu sayesinde bölgedeki demografik üstünlük Türklerin lehine değişince, bölge Türkleşmeye başlamıştır. Bu gelişmelere paralel olarak bölgede ortaya çıkan ve farklı lehçelerden özellikler taşıyan Harezm Türkçesi Karahanlı Türkçesiyle Çağatay Türkçesi arasında köprü görevi üstlenmiştir. XV. yüzyılın sonlarında Asya’da Timur’un siyasi birliği sağlamasıyla birlikte Çağatay Türkçesi, Doğu Türklüğünün ortak dili durumuna gelirken çoğunluğu Oğuzlardan oluşan Anadolu sahasındaki Türk toplulukları da Osmanlı Türkçesini kullanmaya başlamışlardır. Her iki sahada eser veren şair ve yazarlar arasında etkileşimler olmuş, bu etkileşim dönem metinlerine ses, şekil ve söz varlığı düzeyinde yansımıştır. Klasik öncesi Çağatay Türkçesi döneminde yazılan eserlerde Oğuzca unsurlarla sıkça karşılaşılmaktadır. Bu dönemin önemli isimlerinden Yusuf Emîrî de şiirlerinde Oğuzca özelliklere yer veren şairlerdendir. Bu çalışmada Yusuf Emîrî’nin Kâzım Köktekin tarafından hazırlanan divanı Oğuzca özellikler açısından ele alınmış ve divanda Oğuzcaya yönelik görülen etkilenmenin boyutu ortaya konmuştur. Divanda tespit edilen Oğuzca ses, şekil ve söz varlığına ait unsurlar karşılaştırmalı olarak verilmiştir.
  • Öğe
    Fodlacı-zâde Ahmed Râsim’in Şerh-i Sübha-i Sıbyân adlı eseri
    (Mehmet ÖZDEMİR, 2022) Ekici, Hasan
    Klasik Türk edebiyatı türlerinden biri olan manzum sözlükler, bir dilin temel öğesi olan kelimeyi öğretmeyi amaçlayan eserlerdir. İlk örneklerine XI. yüzyılda rastlanılan manzum sözlükler, Osmanlı eğitim sisteminde mübtedî adı verilen okula yeni başlayan çocuklara Arapça ve Farsça kelimeleri öğretmek amacıyla ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserlerde şiirin ritmik unsurlarından hareketle ezber yoluyla kelime öğretimi yanında aruz bilgisi ve edebî sanatlarla ilgili hususların kavratılması da hedeflenmiştir. İlk dönemlerde Türkçe-Farsça, Türkçe-Arapça ve Türkçe-Arapça-Farsça şeklinde yazılan manzum sözlük geleneğinin sonraki dönemlerde Türkçe ile farklı dillerin öğretimiyle devam ettiği görülmektedir. Zamanla manzum sözlüklerde geçen kelimelerin doğru okunuşunu ve farklı anlamlarını vermek amacıyla şerhler yazılmıştır. Ayrıca sözcük dağarcığını geliştirmek maksadıyla dilbilgisi ile ilgili hususlara, kelimelerin etimolojisine ve edebî, tarihî, sosyal, dinî konularla ilgili doyurucu bilgilere yer verilmiştir. Bu çalışmada Türkçe-Arapça manzum sözlük geleneğinin önemli eserlerinden olan Sübha-i Sıbyân‘ın şerhi tanıtılmıştır. Eserdeki kelimelerin bir kısmı Kur’ân-ı Kerim’de geçen isim ve sıfat ile bazı fiil çekimlerinden oluşmaktadır. Ahmed Râsim, Şerh-i Sübha-i Sıbyân’da klasik şerh metoduna göre önce zemin metni vermiş, harflerin hareke kaydını verdikten sonra metinle ilgili dilbilgisi kurallarını sıralamıştır. Şârih, eserde bazı kavramlarla ilgili ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştur. Bu çalışmada öncelikle mezkûr eserin müellifi hakkında bilgi verilmiş, Şerh-i Sübha-i Sıbyân’ın şekil ve muhtevası hakkında değerlendirme yapılmıştır.
  • Öğe
    Kırk Oda’da ritmik unsurlar
    (Mehmet ÖZDEMİR, 2022) Evat, Yılmaz
    Evrenin yapısında düzen, uyum mevcuttur. İnsan ruhunda da düzen duygusu vardır. İnsan ruhu düzenden, süreklilikten doğan ritmi arzular. Ruh kendini ritimle daha güzel ifade eder. Müzik bir sanat dalı olarak ritmik yapısıyla insan ruhunu çabucak etkiler. Müziğin ritminde aletler, ses, melodi rol oynar. Edebiyatta müziğin imkânları yoktur. Edebiyatın malzemesi herkesin kullandığı kelimelerdir. Sanatçı bu kelimelerle eserini müziğin imkânlarına ulaştırmaya çalışır. Şiirleri, hikâyeleri, romanları, oyunları, senaryoları, denemeleri ve seçki kitapları ile tanınmış bir yazar olan Murathan Mungan eserlerinde tıpkı müzikte olduğu gibi melodi, ritim üretmek için çok büyük çaba sarf etmektedir. Mungan eserlerinde müzikal atmosfer sağlayabilmek için Türkçenin bütün ifade imkânlarını araştırır. Yazar bunun için geçmişten bugüne Türkçeye kafa yorar. Müziğin yaşayan Türkçede olduğuna inanan Mungan günümüz Türkiye Türkçesindeki her kelimenin hangi kelimelerle birlikte kullanılacağına çok çalışır. Sanatçının Kırk Oda isimli öykü kitabı bu bağlamda tipik bir örnektir. Bu makalede Murathan Mungan’ın Kırk Oda isimli hikâye kitabı doküman inceleme yöntemi kullanılarak incelenecek ve yazarın ritmi nasıl ürettiği araştırılarak edebiyat müzik ilişkisine dikkat çekilecektir.
  • Öğe
    Araftaki Flanör
    (Ahmet TANYILDIZ, 2022) Dağ, Necla
    Kahramanın edebi eserlerdeki görünümü dönemin özelliklerinden izler taşır. İlk romanlarda ideal özelliklerle donatılan kahramanlar, modern çağın yarattığı algıyla birlikte özelliklerinden sıyrılarak daha olumsuz nitelikleriyle varlıklarını duyururlar. Türk edebiyatında züppe tipiyle ortaya çıkan bu yeni kahraman tipolojisi zamanla toplumla uyuşamayan, hiçbir mekâna ait olmayan yersiz yurtsuz, toplumdan uzaklaşmış, içe kapanık, karamsar bireylere dönüşürler. Kentleşme ve modernleşmenin varoluşuna zemin hazırladığı flanör ise kalabalıklar içerisinde yalnız gezinirken şehri gözetleyen aynı zamanda da kentin tarihsel, sanatsal, mimari, ekonomik, kültürel ve sanatsal tüm yönlerini görünür kılan birey için kullanılan bir kavram haline gelir. Kavram ile ilgili çeşitli tanımlamalar yapılmıştır; ancak daha çok “boş gezen, aylak” anlamları ile özdeşleşerek edebiyattaki yerini almıştır. Flanörün aylaklık yapmak dışında bohem yaşamı ve gezerken bilgi verme özellikleri ön plana çıkar. Bir yere yetişme telaşında olmayan flanör, kalabalıklarla uyuşamayan aynı zamanda etrafına dikkatli gözlerle bakan bir gözlemcidir. Halil İbrahim Polat, Arafta Zaman romanında dış dünyayla uyum sağlayamayan huzursuz bireyin kendisini sokaklara atarak gezinmesiyle birlikte flanörlükte adım adım ilerlemesi ve kentlerin sosyal, kültürel, mimari özelliklerini okuyucuya sunmasını ele alır. Yazar, bir aşk üçgeni etrafında gelişen olayların içinden çıkamayan başkahramanın işinden, ailesinden ve evinden uzaklaşarak sokaklarda aylaklık etmesinin sebeplerini aktarırken bir yandan da modern kentin tarihinden kesitler sunar. Bu çalışmada Baudelaire, Walter Benjamin ve diğer düşünürlerin flanör kavramına getirdikleri yorumlar ışığında kuramsal bir alt yapı oluşturulacaktır. Ayrıca kuramsal bilgilerden yola çıkılarak Arafta Zaman romanında bohem hayattan beslenen yönüyle aylaklığın flanörlüğe dönüşümü Mimar Sinan’ın merceğinden yansıtılacaktır. Kahraman, flanör tipolojisine getirilen yorumlar üzerinden örneklerle değerlendirilecektir. Flanörün kararsız kişiliğinin neden olduğu sorunlar, kişiliğiyle bağlantılı olarak açıklanacaktır.
  • Öğe
    Klasik Türk Edebiyatında Nübüvvet mührü ve Hasan Hilmi’nin Levha-i Mühr-i Şerîf adlı eseri
    (Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, 2022) Taş, Bünyamin
    Modern dönem öncesi Müslümanların edebiyatlarında başlıca işlenen konulardan biri Hz. Muhammed’dir. Müslüman şair ve yazarlar, peygamberlerini hem düzyazı hem de manzum eserlerinde sık sık anmıştır. Özellikle edebî eserlerde daha çok olağanüstü yönleri ile zikretmiştir. Bu doğrultuda Hz. Muhammed’in vücudunda yer alan fiziksel bir özelliği olduğu hâlde sonradan mucizevî anlamlar yüklenen nübüvvet mührü (hâtemü’n-nübüvve, hâtem-i nübüvvet, mühr-i nübüvvet) de edebiyatın konusu edilegelmiştir. Söz konusu fiziksel özellik, klasik Türk edebiyatında başlangıçtan itibaren ona olağanüstülük atfeden inançlar bağlamında konu edilmiştir. Klasik Türk edebiyatını üreten toplumda, zaman içinde, çeşitli rivayetlerden esinlenerek tasarlanan nübüvvet mührü modelleri levhalara çıkarılmak suretiyle mukaddes bir nesneye dönüştürülmüştür. Bu kutsal objenin olağanüstü güçleri bulunduğuna da inanılmıştır. Hasan Hilmi’nin Levha-i Mühr-i Şerîf’i anılan inançların nihai ürünü olarak nitelenebilecek bir eserdir. Eserde bu levhaların ne gibi faydalar sağladığına dair inançlar konu edilmiştir. Ayrıca nübüvvet mührünü yansıttığına inanılan bir levha modeli de resmedilmiştir. Bu çalışmada, daha önce bilimsel bir yayının konusu olmayan Hasan Hilmi’nin Levha-i Mühr-i Şerîf adlı eserinin incelemesi ve el yazması metninin çeviri yazıya aktarımı yapılmıştır.
  • Öğe
    Yunus Emre’ye yazılmış şiirler ve şairlerin yunus emre algıları üzerine bir değerlendirme
    (Abdulhakim TUĞLUK, 2022) Karakaş, Elmas
    Bu çalışmanın amacı Yunus Emre’ye yazılmış şiirleri tespit ederek şairlerin Yunus Emre algılarını ortaya koymaya çalışmaktır. Bunun için Yunus Emre’nin edebiyat dünyasına kazandırıldığı 1913 yılından itibaren Yunus Emre için yazılmış şiirler başta şair için hazırlanmış dergi özel sayıları olmak üzere antolojilerden ve çeşitli kaynaklardan taranarak bibliyografik bir liste hazırlanmış; bu liste esas alınarak bir tasnif denemesine gidilmiştir. İncelenen şiirlerde Yunus Emre’nin millî edebiyatın ve millî bilincin kaynağı olarak halk edebiyatı, tekke edebiyatı ve âşık edebiyatını beslediği, şairi hümanist dünya görüşü açısından değerlendiren birtakım şair ve yazarlarca sevgi, aşk, hak, adalet gibi evrensel temaları dile getiren bir şair olarak algılandığı ve Yunus Emre’nin dinî-tasavvufî yönüne odaklanan şiirlerin İslam akaidine bağlı bir Yunus Emre imgesi çizdikleri görülmüştür. Yunus Emre’nin esas portresinden yer yer uzaklaşan bu şiirler çoğu kez ideolojik yahut romantik karakterli bir yapı arz etmektedir.
  • Öğe
    Yozgatlı Fennî divanı’ndaki farsça şiirler
    (Divan Edebiyatı Vakfı, 2022) Ekici, Hasan
    Klasik Türk edebiyatı şairlerinin divanlarına bakıldığında az da olsa Arapça ve Farsça manzumelerin yer aldığı görülmektedir. Bu şahsiyetlerden biri de Klasik Türk şiirinin XIX. yüzyıl şairi Fennî’dir. 1850 doğumlu olan Mehmed Said Fennî, aslen Yozgatlıdır. Yaşamı boyunca değişik görevlerde bulunan şair 1918 yılında Ankara’da vefat etmiştir. Küçük yaşlarda aldığı eğitim yanında şiir sanatını çok geliştirmiş ve klasik dönem divan şairleriyle boy ölçüşecek düzeyde şiirler kaleme almıştır. Fennî’nin Bâkî, Fuzûlî, Nâbî ve Nedîm gibi zirve şairlerin şiirlerine yazdığı tahmisler ve nazireler onun klasik Türk şiirindeki yetkinliğinin bir göstergesidir. Farsça ve Arapçaya o dillerde eser verecek kadar hâkim olan Fennî, klasik Türk şiirinin son dönem şairlerindendir. Yaşadığı dönemden günümüze kadar sadece şairliğiyle değil aynı zamanda hattatlık ve hakkaklığı ile de dikkat çekmiş bir sanat adamıdır. Türkçe şiirlerinde olduğu gibi Farsça şiirlerinde de aşk ve aşkın hallerinden, sevgilinin güzellik unsurlarından, varlık ve olayların anlamlandırılması gibi konulardan bahsetmiştir. Ayrıca şiirlerinde bazı mefhumları dinî ve tasavvufî muhteva yönden değerlendirdiği görülmektedir. Şairin Divanı’ndaki Farsça şiirleri; bir tahmis, bir nazm ve üç gazel nazım şekliyle yazılmış manzumelerden oluşmaktadır.
  • Öğe
    Bir geleneksel giyim ögesi olarak hırkanın sinemada kimlikleşmesi; “Baba” tv dizisinde hırkalılar
    (Kürşat Öncül, 2022) Altunsabak, Ergin
    Hırka, kıyafetlerin üzerine daha çok soğuktan korunmak için giyilen ve yakın zamana kadar yün ipliklerden hemen her evde üretilebilen bir giysi çeşididir. Hırkanın son yıllara dek sadece geleneksel üretimle elde edilmesi diğer geleneksel giyim-kuşam ürünlerinde olduğu gibi hırkanın da üreten kişiye ve üretilen yere göre farklı motiflerle renklerle ve modellerle çeşitlendirilmesini sağlamıştır. Böylece hırka bir kültürel aidiyeti ifade eden giyim unsuru da olmaktadır. Hırkanın yerel çeşitlilikleri ve kültürü ifade eden halkın öz üretimi olması, kullanan kişilerin de yerelle ve gelenekselle bağdaştırılmasına bir dayanak olmuştur. Hırkanın, bu özelliği ile ifade ettiği bir anlamın yanı sıra tasavvuf geleneğinin içerisinde edindiği sembolik değeri de bulunmaktadır. Hırka, tasavvufta bir giysi olmasının ötesine geçerek giyinenlerin dünya görüşünü, hayat tarzını ve dâhil oldukları bir eğitim-öğretim sistemini simgeleyen bir anlama bürünmüştür. Görsel metinler olarak dile getirilebilecek olan sinema metinleri aracılığıyla hırkanın bugün de sembolik bir işleviyle kullanıldığını dile getirmek mümkündür. Sinema ürünlerinden olan TV dizilerinde ve filmlerde hırka giyenlerin belirli çağrışımları yapan karakterler olması, hırkanın toplumsal kimliği ifade eden bir sembolik değere sahip olduğunun en açık örneğidir. Buradan hareketle, bu çalışmada son dönem popüler dizi-filmlerden birisi olan Haluk Bilginer’in başrolünü üstlendiği “Baba” adlı dizide geçen “Hırkalılar” tanımlamasıyla Türk sinemasında “hırka” ve temsili üzerinde tartışma yürütülmektedir. Dizide “Hırkalılar” olarak vurgulanan ailenin, aile yapısındaki ve gündelik yaşam pratiklerindeki geleneksellik, hırka gibi bir giyim ve kuşam göstergesiyle simgeleştirilmiştir. Bu vurgunun popüler bir dizi ile birlikte sosyal medyada da konu olması “hırkanın” günümüzdeki en güncel kimlikleştirilmesini göstermektedir. Kısaca dile getirilecek olursa Türk edebiyatında hırkanın simgesel değerinin daha çok tasavvuf edebiyatında kendisine yer bulduğu söylenebilir. Bu çalışma ile ise günümüz görsel metinleri olarak kabul edilebilecek sinema ürünlerinde de hırkanın sembolik bir değer üstlendiği ve toplumsal kimliği ifade eden ögelerden biri olduğuna yönelik çözümleme yapılmaktadır.
  • Öğe
    İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun unutulmuş romanı Batak
    (Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, 2022) Kula, Fikri
    İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu (1887-1978) pedagojiden sosyolojiye, felsefeden sanata birçok konuda eser neşretmiş fikir ve sanat adamıdır. 1910’da pedagoji araştırmaları için Avrupa’ya gidişi onun hayatında dönüm noktalarındandır. Avrupa’daki tecrübelerinin yeni ufuklar açmasıyla sonraki yaşamını âdeta pedagojiye adayan Baltacıoğlu, 1911’de yurda döner dönmez eğitim sisteminde yapılan yeniliklerin öncüsü olur. Avrupa’nın eğitim kurumlarındaki yöntemleri kendi ülkesine uyarlamaya çalışıp uyguladığı yenilikleri de yazıları ve konferanslarıyla yaymaya çabalar. İçtimaî Mektep adlı pedagoji alanındaki temel eserinde “şahsiyet pedagojisi” anlayışına dayalı yeni bir eğitim modeli kurar. Talim ve Terbiyede İnkılâp, Toplu Tedris, Rüyamdaki Okullar, Pedagojide İhtilâl gibi eserleriyle de pedagoji alanında hizmetler yapar. Düşünceleri ve eserleriyle kendinden sonrakilere kaynaklık eden Baltacıoğlu, uzun yıllar boyunca Yeni Adam dergisini çıkararak ideal bir nesil için çalışır. İdealindeki “Yeni Adam” tipinin oluşması adına birçok konu ve türde eser verir. Eğitimde tiyatronun önemli bir işlevi olduğunu düşünen Baltacıoğlu, tiyatro hakkında teorik eserler yazmanın yanında birçok oyun kaleme alır. Dergiciliği ve tiyatroculuğunun yanı sıra deneme ve hikâyeler yazan Baltacıoğlu’nun tek romanı ise Batak adını taşır. Yazıldığı tarihten bugüne fazla ilgi görmeyen Batak, Baltacıoğlu’nun eğitimci kişiliğini yansıtması ve biyografik unsurlar içermesi açısından önemli bir romandır. Bu çalışmada yazarın hatıralarından ve pedagojik çalışmalarından hareketle hayatının ve eğitimci kişiliğinin Batak romanına nasıl yansıdığı incelenecektir.
  • Öğe
    Refik Halid Karay’ın memleket hikâyeleri’nde kadın görünümleri ve sosyal tenkit unsuru olarak kötücül kadınlar
    (Yakup YILMAZ, 2022) Kaplan, Zehra
    Refik Halid Karay (1888-1965), genç yaşta sürgün olarak gönderildiği Anadolu şehirlerinde gözlemlediği memleket gerçekliğini bütün doğallığıyla ve her hâliyle âdeta ünü adıyla yarışan kitabı Memleket Hikâyeleri’nde hikâyeleştirir. İlk kez 1919 yılında Orhaniye Matbaasında basılan bu hikâyeler, dilinin sadeliği ve zenginliğinin yanında büyülü Anadolu gerçekliğinin dışına çıkarak memleket meselelerine objektif yaklaşımıyla mevcut sosyal problemleri açıkça ortaya koyar. Bu çalışmada kullanılan İnkılâp Kitabevinin 2017 baskısında Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri, Koca Öküz, Vehbi Efendi’nin Şüphesi, Sarı Bal, Şaka, Küs Ömer, Boz Eşek, Yatır, Komşu Namusu, Yılda Bir, Hakkı Sükût, Kuvvete Karşı, Cer Hocası, Garip Bir Hediye, Bir Taarruz, Ayşe’nin Talihi ve Garaz olmak üzere toplam 18 hikâyesi yer alır. Rüşvet, adam kayırma, yozlaşmış ve liyakatsiz bürokrasi, aydın-halk çatışması gibi pek çok sorunu bu hikâyelerine konu etme cesareti gösteren Karay, kapalı toplum yapısının biçimlendirdiği kadını da bir sosyal tenkit unsuru olarak hikâyelerine dâhil eder. Memleket Hikâyeleri’nde yetersiz ve geri planda kalmış kadın imajının yanı sıra ‘dişi beden’ olarak tanımlanmış ve bu bağlamda kötücül kahramanlara dönüştürülmüş kadınlar ile karşılaşılır. Ancak Sarı Bal dışında bu kadınlar şeytani amaçları olan, karşı konulamaz cazibeleriyle erkekleri baştan çıkararak onların ekonomik gücünü, toplumsal statülerini ve eril düzenlerini sarsmayı arzu eden, suça eğilimli ve kaotik bir görünüme sahip değildir. Onların toplum normallerinin dışında bir hayat sürüyor olmaları, kendi arzularıyla değil, zorunluluktan ileri gelir. Kültürel yapıdaki kadın algısıyla bağlantılı olarak kadın, bedeni ve cinselliği üzerinden düşünülür, bu minvalde kadının dış görünümü öne çıkarılarak fiziksel özellikleri ayrıntılarıyla tasvir edilir. Bilinçli olarak ötekileştirilen kadın, eril iktidarın ve yozlaşmış eril düzenin yeniden üretilmesi için işe yarar bir metaya dönüştürülür. Bu çalışma, bir merkez olarak taşranın yozlaşmışlığına ilişkin sosyal tenkitte, ayrılıkçı bir bakışla zayıflatıcı özellikler yüklenen kadının ne şekilde kurgulandığını sorgulamayı amaçlamaktadır.
  • Öğe
    On the word groups in the Turkestan-Turkmen sahara copy of the book of Dede Korkut
    (Selçuk Üniversitesi, 2021) Altuğ, Murat
    It is necessary for the evaluations about the literary works to be built on the language features of the related works. The grammar studies which are based on the texts will enable us to know better the various aspects of the grammar of Turkish language. There were just two copies of Dede Korkut Stories which were known until the end of 2018: Vatican and Dresden copies. In 2019, a new copy was added to these copies: The Book of Dede Korkut Turkestan / Turkmen Sahara Copy Genealogy and the 13th Tribe: Salur Kazan's Killing the Seven-Headed Dragon. Language is a great set of systems which have its own special characteristics. In this great system that shows itself as knowledge of sound and morphology, syntax forms an important part of this integrity. Syntax is generally analyzed in two main groups itself. Sentence and word groups. In this study, the word groups of the story named Salur Kazan's Killing the Seven-Headed Dragon have been examined with a descriptive method. It has been tried to reveal the distinctive syntax features of the work itself and the similarities and differences with those of Turkish of Turkey.