Cilt 4, Sayı 5, Makale Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Vefatının 80. yılında Atatürk’ün hastalığı ve son günleri(Aksaray Üniversitesi, 2018) Tuğluoğlu, FatihMilli mücadele kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 80. Yıldönümünü yaşıyoruz. Atatürk vefatının ardından İstanbul ve Ankara’da yapılan cenaze törenleri ile geçici bir kabre defnedilmiş, daimi istirahatgahı olan Anıtkabire ise 1953 yılında yerleştirilmişti. Bu çalışmamızda Gazi Paşa’nın son günlerini ve vefatının ardından yapılan törenleri anlatmaya çalışacağız. Mustafa Kemal Paşa’nın yakın çevresi, cumhuriyetin onuncu yıldönümünden sonra Paşa’nın sağlığında değişiklikler olduğunu, zaman zaman Paşa’da sinirlilik, isteksizlik ve unutkanlık fark ettiklerini anlatmışlardı. Buna göre sık sık ateşlenen ve günden güne zayıflayan Gazi Paşa’da 1937 yılı içinde önce uzun aralıklarla, sonraları sık sık burun kanamaları görülmeye başlamış ve bu nedenle Nisan ayında altı kez Ankara Numune Hastanesine gidilmişti. Paşanın daimi doktorlarından Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, Yalova’da Termal Otel’de muayene ettiğinde karaciğerinin büyüdüğünü fark etmişti. Doktoru Gazi Paşa’ya hemen bir diyet programı hazırlamış, ancak programa sadece on iki gün devam eden paşa, dinlenmek yerine Bursa Merinos Fabrikasının açılış törenine gitmişti.(Ocak 1938) Bursa ziyaretinden İstanbul’a dönüldüğünde Atatürk’ün zatürre olduğu anlaşılmış ve istirahat etmesi istenmişti. Paşa’nın diğer doktorlarıyla yapılan konsültasyon sonrasında, rahatsızlığın siroz adı verilen karaciğer hastalığı olduğu anlaşılmıştı. (7 Mart 1938).Öğe İstiklâl Mahkemelerinin bir osmanlı aydını ile imtihanı: Tahirü’l-Mevlevî(Aksaray Üniversitesi, 2018) Aygün, NecmettinTahirü’l-Mevlevî: 13 Eylül 1877’de İstanbul’da doğdu. Gülhane Askerî Rüstiyesi’ni bitirdi. 1892’de Bab-ı Seraskerî’de memur oldu. 1896’da Yenikapı Mevlevihanesi’nde çileye girip 1898’de Mevlevi Dedesi oldu. 1909’dan itibaren 35 sene kadar Dârüşşafaka’da, bir süre de Maltepe Askerî Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Beyazıt’ta açtığı Tahir Dede Kütüphanesi ve neşretmeye başladığı Resimli Gazete ile yayın hayatına girdi. 1920’de neşrine başladığı Mahfil Dergisi’ni 1925’te İstiklâl Mahkemesine sevkine kadar neredeyse tek başına çıkardı. 21 Haziran 1951’de vefat edene kadar irili ufaklı 100 eser kaleme aldı.Öğe Birinci Dünya Savaşında Muhnik (zehirli) gaz kullanımı: Çanakkale Savaşı örneği(Aksaray Üniversitesi, 2018) Büberkökü, SüleymanBirinci Dünya Savaşı yapısı itibariyle sanayileşen silah üretiminin nasıl boyutlara ulaştığını tarihin unutulmaz bir köşesine yerleştirmiştir. Savaşın küresel anlamda ortaya çıkarttığı ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlar önü alınamayan harp teknolojilerinin nelere yol açabileceğini de acı bir şekilde öğretmiştir. Hal böyle iken değinmemiz gereken asıl konu bu savaş içerisinde kullanılan silahların karakteri ve etki gücünün nelere yol açtığıdır. Çalışmamızın temelini oluşturan bu konu, kimyasal silah kullanımının hem Birinci Dünya Savaşı için hem de onu izleyen tarihsel süreçte ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini açıklığa kavuşturmayı gerekli kılmaktadır. Türkiye açısından bakıldığında ise Çanakkale Savaşı gibi bir savunma savaşının kaderini etkileyecek bir silahın kullanımı etik açıdan ve insani açıdan aykırı bir durumu teşkil etmektedir. Zehirli gaz ya da o dönem için muhnik gaz olarak adlandırılan bu silah ve türevlerinin kullanıldığına dair elde bulunan deliller ışığında kanıtlanmaya çalışılmıştır. Günümüzde süren silahlı çatışmalarda ve bölgesel savaşlarda kullanılmaya devam edilen kimyasal silahların ileride nelere sebep olacağı da ön görülememektedir. Öyle ki bu durumun yarattığı kamusal krizin geçmişten bugüne etkilerini görmek mümkündür. Bunun yanında çalışmamızın temel konusu olan Çanakkale Savaşı ve bu harp içinde de kullanıldığı söylenen zehirli gazın nasıl ve hangi yöntemle kullanıldığı da incelenecektir. Bu bağlamda da kimyasal silahların ortaya çıkışından bu yana böylesine sistematik ve saldırgan bir yapıda kullanımı da aktarılmaya çalışılacaktır.Öğe Sille Seymenleri(Aksaray Üniversitesi, 2018) Dündar, BirgülSille adı, Sibel adlı Frig dininin şarap tanrısı olan Diyonizos’un nedimlerinden olan Silen’lerden geliyor. Silen’lerin pınarların yarı tanrıları olduğunu, Sille ve civarında pınarların çok olmasından, Sille adının Silenler’le ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Sille adının Silenos’tan geldiğini iddia edenler, Silenos’un “kaynayıp coşarak köpürüp akan su” anlamında olduğunu söylerler. Bu konuda yapılan bazı araştırma ve incelemeler Sille’nin Azyanikler devriyle bağlantılarını ortaya koymuştur. Buna göre Sille Silen’den gelmektedir. Bilindiği gibi mitolojiye göre Frigya Kralı Midas, Silen’i içtiği suya şarap katarak yakalar ve esir eder. Sille’deki geleneksel üzüm ve şarap şenliklerindeki motifler, bugün bile etkilerini sürdürmektedirler. Tarihi böylesine eski olan bölgenin üzüm bağları, Sille’nin güneyinde ve batısında yaygındır. Ayrıca Sille adının, sel anlamında Arapça “Seyl” kelimesi ile ilgisi üzerinde durulur. Bu görüşü savunanlar, Sille’nin bir sel güzergâhı üzerinde olmasını önemli delil olarak göstermişlerdir. Milattan önce II. yüzyıl ortalarında Konya ve havalisinde meşhur bir Roma generali olup bu generalin adının Silla olduğu, bu isim ile Sille adının ilişkili olduğu da belirtilmiştir.Öğe Macaristan’da Fin-Ugor dil teorisi ve dil tartışmaları(Aksaray Üniversitesi, 2018) Yaman, NergizMakaleye başlarken temel sorulacak ilk soru aslında niye Macaristan’da dil çalışmaları ortaya çıktı olmalıdır. Bu sorunun cevabı üzerinden temellendirip anlatmamız daha doğru olacaktır. 18. Yüzyılda başlayan milliyetçilik kavramı kişilerin, toplumların bir kimliğe ait olma isteğini körüklemiştir. Bu arzu tüm kozmopolit toplumlarda şiddetli çatışmalar, sınırların değişmesi gibi büyük bir kaotik ortama sürüklenmesine neden olmuştur. Var olan durumdan etkilenen devletlerarasında ise toplum yapısı oldukça karışık olan Macaristan da bulunmaktadır.Öğe Türk’ün güçlü sesi Yusuf Akçura(Aksaray Üniversitesi, 2018) Kırdağ, Dilara1870’lerde panslavizm ve panortodoksun kurulmasıylaTürkler sıkıntılı bir sürece girmişlerdir. Artık durumun vahimliğini anlayan Tatarlar arasında milliyetçilik duygusu kendisini göstermeye başlamıştır. Çarlık ve Sovyet dönemlerinde rahat bir nefes alamayan Tatarlar artık içinde bulundukları durumdan kurtulmak istiyorlardı. Milliyetçiliğin hissedilmeye başlandığı sırada, 19. yüzyılın son çeyreğinde soylu bir aileden gelen ve Kazan Tatarı olan Akçuraoğlu Yusuf, fikirleri ve düşünceleri ile hem Kazan, hem de Osmanlı sahasında etkin rol oynamış bir Türk aydınıdır. Annesinin aldığı bir kararla hayatının değişeceği, onun için bir dönüm noktasıolan İstanbul macerası başlamıştır. Türk kültürü ve tarihi ile ilgili eserlerle Avrupa tahsili sırasında edindiği bilgiler sayesinde siyasi ve fikri sahada Türkçüğü ve milliyetçiliği benimsemiş, geliştirmiş ve soydaşlarına aktarmayı kendine vazife edinmiştir. Yusuf Akçura, Osmanlı Devleti’nin durumunun neden kötüye gittiğindeki düşüncelerini üç siyaset şeklinde ortaya koymuştur. Onun Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük alanında yaptığı çalışması Akçura’yı pantürkizm’in babası durumuna getirmiştir. Makalesinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ile ilgili tahlillerini ortaya koyarken Türk milliyetçiğinin şart olduğunu mantıklı sebepler ile göz önüne koymuştur. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başta eniştesi İsmail Gaspıralı olmak üzere icraatlarına fikirdaşları ile beraber başlayan Yusuf Akçura, gerek Rusya Türkleri gerek Osmanlı Türkleri arasında fikirleriyle damga vurmuştur II. Meşrutiyetin ilanına kadar memleketi Kazan’da çeşitli gazetelerde önemli yazılar yazarak Rusya Türklerinin mücadelelerine iştirak etmiş, bazı siyasi ve kültürel hareketlere katılmış ve “Cedidciler” yani Türkler arasında yenilikler yapacak olan kişiler arasında yer almıştır. Gençliğinden beri milliyet fikri ile arkadaşlarından bir adım ileride olan Akçura’nın, Türk milliyetçiliğine katkıları ve Türkçülük fikri sadece kendisinin memleketi olan Kazan’ın değil Türk dünyası için büyük önem taşır. “Şehabettin Hazret” adlı makalesinde Kuzeyde dini yenilik ve milli uyanışın öncüsü olan Şehabettin Mercani’nin düşüncelerini ve çalışmalarını Güney Türklerine aktarmak istemiştir. Amacı Rusya Türkleri ile Osmanlı Türklerini tanıştırmaktı. Onun bu düşünceleri döneminde birçok kişiye hitap ederken ve heyecan verirken, bazıları tarafından değeri çok geç bilinmişti.Öğe Orta Asya direnişi: Basmacılık Hareketi(Aksaray Üniversitesi, 2018) İçen, MerveRusya bulunduğu coğrafya sebebiyle tarih boyunca dezavantajlara sahip olmuş ve bu dezavantajları avantaja çevirmeye çalışmıştır. İkliminin soğuk olması, verimsiz topraklarının üretime yeterli gelmemesi sebebiyle knezlikten imparatorluğa geçiş sürecinde dünya ekonomi ve ticaretine dâhil olmak istemiştir. Bu çabası ve sıcak denizlere inme gayesi Rusya’yı içinde bulunduğu hırslarla Avrupa ve Asya’da bulunan komşularına yöneltmiştir. Rusya, Orta Asya’da bulunan Türk halklarını görmezden gelmeye çalışmış ve sömürgeleştirmek için çeşitli yollara başvurmuştur.Öğe Benliğini kaybetmemiş bir Türk topluluğu: Gagauzlar(Aksaray Üniversitesi, 2018) Oğuz, SemanurBir topluluk veya bir ulus hakkında bilgi sahibi olabilmek için öncelikle o topluluğun veya ulusun etnik yapısını, tarihini, ahlâkını, kültürünü öğrenmek gerekir. Gagauzlar, Ortodoks Hristiyanlığa bağlı ve ana dilleri Türkçe olan küçük bir Türk topluluğu olup günümüzde çoğunluk olarak Moldova Cumhuriyeti’nin Bucak bölgesinde yaşamaktadırlar. Gagauzlar hakkındaki mevcut bilgiler oldukça azdır. Gagauzların tam sayısını tespit etmek de güçtür. Bunun nedeni asimilasyondan ve beraber yaşadığı topluluklarla Ortodoks Hristiyanlığı paylaşmalarından kaynaklanmaktadır. Gagauz adına ilk defa 19. yüzyıl başlarında rastlanmıştır ve Gagauzların menşei hakkında birçok nazariye mevcuttur. Bu nazariyeler incelendiğinde, Gagauzların, Peçenek, Oğuz ve Kumanlar ile Anadolu Selçuklularının Balkanlar’da oluşturduğu Hristiyan-Türk karışımı bir topluluktan geldikleri görüşü kabul edilebilir.Öğe Kırım üzerindeki Rus baskısı karşısında İsmail Bey Gaspıralı’nın eğitim mücadelesi(Aksaray Üniversitesi, 2018) Öner, TuğçeKırım, Ukrayna Cumhuriyeti’nin güneyinde, Karadeniz’in kuzeyinde bulunan tarihi bir yarımadadır. Yarımadaya anakaradan girişi sağlayan Orkapı, bölgeye kuzeyden gelebilecek tehlikelere çekilmiş bir set konumundadır. Yarımadanın 2.500 km ye varan girintili çıkıntılı kıyıları ve doğal limanları gemilerin kıyıya yanaşmasına kolaylık sağlamakta ve ticarette önemli bir etki yaratmaktadır. Bu konumu ile Kırım önemli bir deniz üssüdür ve sıcak denizlere açılan bir penceredir. Tarih boyunca bölgede yaşayan kavimler de bu önemin farkında olmuşlardır. Biz makalemizde İsmail Bey Gaspıralı’nın usul-ü cedid hareketi doğrultusunda attığı adımları ve fikirlerini kendi dilinden yazılmış olan Rusya’da Milli Türk Mekteplerinin Islahı ve Usul-ü Savtiye’nin İntişarı başlıklı risalesi ışığında değerlendireceğiz.Öğe Rusya’nın Türkistan coğrafyası üzerindeki sömürge politikaları ve Nikolay İlminskiy(Aksaray Üniversitesi, 2018) Camtoz, Halil İbrahimÇarlık Rusya, XV. yüzyıldan itibaren Türkistan coğrafyasına yönelmiş ve bu bölgeyi hâkimiyeti altına almak için çeşitli yöntemler uygulamaya koymuştur. Bunun temel nedeni ise Türkistan coğrafyasının yer altı ve yer üstü kaynakları açısından zengin olmasıdır. Özellikle, Çar IV. İvan 1552’de Kazan Hanlığını 1556’da ise Astrahan Hanlığını işgal ederek bölge üzerindeki ilk Rus işgal faaliyetlerini başlatmıştır. Bu işgal neticesinde Rusya’nın sınırları Hazar Denizi’ne kadar genişlemiştir. İşgalden hemen sonra Rusya istila politikalarını uygulamaya koymuştur. Rusların bu politikaları bölgede yaşayan Türklerin amansız direnişiyle karşılaşmıştır. Bu durum karşısında Rusya, bölge halkı üzerinde baskı ve zulüm uygulayarak Türkistan’da varlığını sağlamlaştırmıştır. Böylece XIX. yüzyılın sonlarına doğru Rusya, Türkistan işgalini tamamlayarak hâkimiyeti altına almıştır.Öğe I. Petro’nun Batı Türkistan’a karşı izlediği altın madeni politikası(Aksaray Üniversitesi, 2018) Ünal, Mehmet AkifOtuz Yıl Savaşları ile başlayıp artarak devam eden Reform ve Rönesans’ın etkileri, Skolastik felsefeyi yıkıp yerini pozitif bilimlere bırakmıştır. Bu doğrultuda modern bilimin temelleri atılırken emperyalist devletler kendi ekonomilerini güçlendirmek adına modern bilimleri askeri stratejileri doğrultusunda kullanmıştır. Ham madde eksikliği ve finansal dünya rekabetine ayak uydurmak isteyen devletler, proleter halk tabakası yaratmak maksadıyla yaptıkları coğrafi keşifler sayesinde, Asya’nın zenginliklerini öğrenmiş ve bu topraklara egemen olmak için çabalamışlardır.Öğe Osmanlı Devleti’nde kara taşımacılığı(Aksaray Üniversitesi, 2018) Kuşdoğan, Halil İbrahimİnsan ve eşyanın bir yerden başka bir yere aktarılması manalarına gelen ulaşım, tarih boyunca insan hayatında her zaman mühim bir yer teşkil etmiştir. Bir yerden başka bir yere ulaşmanın veya eşya nakletmenin en zahmetsiz ve rahat yolunu bulmak için karayolu taşımacılığı önemli bir yer tutmaktadır. Tekerleğin keşfedilmesi ulaşımda ve taşımacılıkta yeni bir çağın başlamasına sebep olmuş, böylece hayvanlar artık çekici vasıta olarak daha ağır yükleri ve daha çok insanı taşır hale gelmiştir. Ama mühim gelişmeler 19. yüzyıldan itibaren ulaşım vasıtalarında meydana gelen ilerlemeler sayesinde olmuştur. 1765’te buhar makinesinin keşfi demiryolu taşımacılığının ortaya çıkmasına yol açmıştır.19.yüzyılın ilk yarısında dünyanın muhtelif ülkelerinde demiryolları faaliyeti başlamıştır. Bu yüzyılın sonlarında benzinle çalışan motorların üretilmesi ile ulaşım araçlarına yenileri katılmış ve böylelikle hayvan taşımacılığı da giderek ortadan kalkmıştır. Taşımacılık yapılabilmesi için yollar ve bu yolların güvenliğinin sağlanması gerekir. 16.yüzyılda Mimar Sinan’ın yeni köprü yapım tekniğini geliştirmesi dere ve ırmakların üzerine köprüler yapması taşımacılık sistemini daha da geliştirdi. Teknolojik vasıta araçları ortaya çıkmadan önce nakliye ve taşımacılıkta en çok kullanılan vasıta deve, at ve eşek olmuştur.Öğe Osmanlı Devleti’nin Halvetiyye tarikatı ile olan teması (15-17. yy)(Aksaray Üniversitesi, 2018) Özer, Ali RızaOsmanlı Devleti’nin kuruluşuna bakıldığı zaman fetih hareketlerinde tasavvufunda etkisinin olduğu görülür. Türk şeyhler tarafından kurulan tekkeler ve onlarca teşkilatlandırılan Türkmen kitleleri Osmanlı fethinde büyük yararlılıklara imza atmıştır. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde zikredilen ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük yararlılıklara sahip olan Abdalan-ı Rumlar veya diğer adı ile alperenler normal zamanda kendi işleri ile meşgul olur, savaş zamanları ise Osmanlı sultanları ile veya bireysel olarak savaşlara iştirak ederler idi. İlk Osmanlı padişahlarının yanında böylesi alperenlerin varlığı bilinmektedir. (Abdal Musa, Abdal Murad, Geyikli Baba…). Tahta kılıçları ile savaşlara iştirak eden bu alperenlerin hem padişah hem de Türkmen halk kitleleri üzerinde saygınlık ve itibarları oldukça fazla idi. Özellikle I.Murad Han zamanında Balkanlar’a geçişte aktif rol oynamışlardır. Alperenler fethedilen arazilere tekkelerini kurarlar hem bu arazilerin canlanmasını sağlar, hem de yeni gelecek göç dalgaları için mevcut ortamı hazırlarlardı.Öğe 19. yüzyılda Osmanlı tarımında kurumsal gelişmeler ve zirai faaliyetlere etkisi(Aksaray Üniversitesi, 2018) Uz, FatmaOsmanlı da miri arazi yani toprağın devlet mülkiyetine ait olduğu bir sistem bulunmaktaydı. Osmanlı döneminin sosyal, kültürel ve ekonomik tarihi hakkında bize önemli bilgiler veren Tahrir Defterleri, o dönemde halkın %80-90’ının tarımsal faaliyetlerden gelir elde ettiğini göstermektedir. 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı tarımına baktığımızda tespit edilen ilk özellik, toprak faktörünün nîsbi bolluğudur. İmparatorluğun kendi bünyesinde şekillenen tımar sistemiyle birlikte üretici için güvenli bir ortam meydana getirilmişti. Fakat zamanla bu sistem yıprandığından ve yerine yeni bir sistem getirilemediğinden üretici düzensiz bir kredi piyasasının yıkıcı etkilerine açık kalmıştı. Bu sebeple üreticiyi korumak için çeşitli tedbirler alınmıştır. Özellikle Tanzimat Döneminde sosyal ve idari reformlarla modernleşmeyi ve bu reformların başarısını ekonomik gelişme alanında atılacak adımlarla desteklemeyi hedef alan bir yönetim anlayışı oluşmuştur. Topraktan tasarruf sağlayıcı teknikler geliştirilerek birim toprak alanından daha çok ürün alınmaya çalışılır. İşte bu çalışmada, Osmanlı Devleti’nde zirai hayatı düzenlemek amacıyla 19. yüzyılda ortaya çıkan tarım alanındaki kurumsal gelişmeler ile birlikte zirai faaliyetler üzerinde durulacaktır.Öğe Osmanlı Devleti’nde kartpostalların kullanım amaçları(Aksaray Üniversitesi, 2018) Öğreden, Merveİnsanlık tarihi boyunca haberleşmenin insanlar için hayati önemi haiz olmuştur. Bu sebeple ilk çağdan itibaren insanlar, koşullarının elverdiği imkânlar dâhilinde haberleşme sistemlerini kurmuşlardır. Ancak makalemizin sınırları çerçevesinde bunlardan kısaca bahsedilecektir. Örneğin, İslamiyet Öncesi Türk Devletleri, İslami Dönem, Emevi, Abbasi Devletleri ve son olarak Osmanlı Devleti’nin haberleşme teşkilatlarından bahsedilecektir. Asıl konumuz olan kartpostallar Osmanlı’nın yenileşme çağı diye adlandırılan döneme denk gelmektedir. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, haberleşme sistemlerinde yenilikler meydana gelmiştir. İnsanlar gördükleri yerleri paylaşma ihtiyacını yeni keşfedilen fotoğraf makinelerinin yaptıkları çekimler ile karşılamışlardır. Çekilen fotoğrafların arkalarına düştükleri tarih ile görsel olarak ilk defa tarihe not düşmüşlerdir. Bu bağlamda kartpostalların kullanım alanları merak konusu oluşturmuş ve makalemizin ana eksenini şekillendirmiştir.Öğe Ermeni meselesinin uluslararası bir mesele haline gelmesi ve Ermeni isyanları (1700-1900)(Aksaray Üniversitesi, 2018) Çağlar, HülyaOsmanlı imparatorluğunda her mezhebin bir hamisinin olması tamamen politik nedenlerden kaynaklanmıştır. Katolikler üzerinde Fransa ve Avusturya, Ortodokslar üzerinde Rusya ve yeni Protestan olanlar üzerinde ise Amerika etkisini bırakmamıştır. Bunun yanı sıra bu devletlerin misyonerlik faaliyetlerinin başarısı karşısında İngiltere de misyonerler ile Protestanlığı etkilemek için kollarını sıvamıştır. İngiltere’nin amacı Protestan bir grubu himaye etmek kendi çıkarları için kullanmaktır. Tanzimat ve Islahat fermanlarını getirdiği kolaylıklar sayesinde artık misyonerler daha rahat faaliyet göstermişlerdir. Ermeniler çok geçmeden yavaş yavaş Protestanlığı benimsemeye başlamışlardır. Protestan okullarının içinde en etkilisi ise İstanbul’da kurulan Robert Koleji olmuştur.Öğe Osmanlı Devleti’nde kartpostalların yasaklanma ve kısıtlanma sebepleri(Aksaray Üniversitesi, 2018) Yeşildağlı, EmrulDevletler kendilerini tehlikede gördükleri durumlarda içte ve dışta kendilerini korumak için tedbirler almışlardır. Bu tedbirler bağlamında öncelikle tehlikeler doğmadan bertaraf etme yoluna gitmişlerdir. Örneğin ekonomik bir tehlike durumunda vergileri artırmışlardır. Dışarıdan gelebilecek tehlikeler için ise karşı devletin durumunu anlamak için ajanlar kullanmışlardır. Aynı şekilde kendi ülkelerine gelen ajanların çeşitli yollar ile haber almalarını engellemişlerdir. Modern çağa gelindiğinde ise teknolojinin gelişmesi ile değişen yöntemleri engellemenin yollarını aramışlardır. Bu çağın en etkili iletişim kurma ve haber alma yöntemi basın yayın organları olmasından dolayı sansür sistemi geliştirilmiştir.Öğe Zurnazen Mustafa Paşa(Aksaray Üniversitesi, 2018) Yurdakök, RabiaZurnazen Mustafa Paşa, takriben 1595-1597 yılları arasında doğmuştur. Doğum yeri bilinmemekle birlikte kaynaklarda Arnavut asıllı olduğu yazılıdır. Sarayda yetiştirilip Mehterhane-i Amire’de zurnacı başının denetimi altında bölük arkadaşlarıyla birlikte zurna çaldığı bilinmektedir. Baş mimar Kasım Ağa’nın damadıdır. Payitahttaki ilk görevi kapıcubaşılık idi. Zurnazen Mustafa Paşa, Seyfiye ’de yetişip Kalemiye sınıfına geçmiştir. Yedi yıl içerisinde has odabaşılıktan sadrazamlığa kadar yükselmiştir. Has odabaşılıktan Rumeli Beylerbeyliğine geçmiş, oradan da sırasıyla belli süreler defterdarlık, Karaman ve Temeşvar Eyaletlerinde yöneticilik yapmış, Bozcaada’da muhafızlık görevinde bulunmuş, 1655 yılında Kaptan-ı Derya olmuştur. Kaptan-ı Derya iken çeşitli deniz seferlerine katılmıştır. 1656 yılında getirildiği sadaret makamında 6 saat kalmış ve azledilerek Erzurum’a vali olarak atanmıştır. Kısa bir süre sonra da vefat etmiştir. İkinci defa defterdarlık makamına getirildiğinde çok başarılı olduğu, devletin mali yapısına katkı sağladığı ve kaptan-ı deryalığının da çok başarılı olduğu yazmaktaydı. Mehterhanede zurna çaldığı için Zurnazen lakabını almıştır. Sultana özgü mehter bölüğü içinde görev yapardı. Ser mehteranlık ve emiri âlemlik görevlerinde bulunduğu da tahmin edilmektedir.Öğe Ceride-İ Askeriyye örneğinde askerî süreli bir yayının değerlendirilmesi(Aksaray Üniversitesi, 2018) Yerdoğan, Ali EmreMatbaanın ne zaman icat edildiğine dair kesin bilgiler olmamakla birlikte birbiriyle çelişen görüşler ortaya atılmıştır. Bunların içinde gerçeğe en yakın olanı VIII. Yüzyılda Asya’da kullanılmaya başlandığı yönündeki bilgilerdir. Bu alanda en önemli buluş, dizgi sırasında yer değiştirebilen harflerin kullanılması olmuştur. Bu buluşun tarihi ise XI. Yüzyıl ortalarına kadar dayanmaktadır. Çinlilerin ilk önce balçıktan, sonra kalaydan, daha sonrada tahtadan harfler yaptıkları öne sürülmüştür. Birçok araştırmacının katıldığı bir başka görüşe göre ise, dizgi harfleri ilk XI. Yüzyıl ortalarında Çin Türkistan’ında yaşayan Uygur Türklerince kullanılmıştır. Asya’da başlayan bu çalışma, Avrupa’da matbaanın icat edilmesinden önce de, benzer bir gelişme göstermiş ve XIV. Yüzyılda bu sanatın en seçkin örnekleri Hollanda’da verilmeye başlamıştır. Matbaanın kimin tarafından icat edildiği konusunun, özellikle aracın öneminden dolayı, her ulusun kendisine mal etmek istemesi nedeniyle, biraz karışık olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, yapılan ayrıntılı incelemeler Johannes Gutenberg üzerinde karar kılınmasını sağlamıştır. Ancak özellikle üzerinde durulan bir diğer kişi de Lourens Coster olmuştur. Coster’in 1430 yılında Hollanda’nın Harlem kentinde matbaayı icat ettiği savunulmaktadır. Fakat onun matbaayı bulduğunu belirten kaynakların çok sonradan yazılmış kaynaklar olması ve Coster’in basmış olduğu kabul edilen hiçbir kitabın izine rastlanılmamış olması bu iddiaları güçsüzleştirmiştir. Klişe baskı tekniğinin Harlem kentinde bir hayli gelişme göstermiş olmasının, matbaayla ilgili bu yanılgının doğmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.Öğe XVIII. yüzyıl İstanbul mahallelerinde Mükellefiyet-i Ahlâkiyye ve mahalleden ihraç(Aksaray Üniversitesi, 2018) Topuz, BeyzaHathaway’in belirttiği gibi, 18.yy. Osmanlı tarihine ilişkin yapılan çalışmaların çoğu, Akdeniz dünyasındaki diğer devletlerde olduğu gibi, kendinden önce ve sonraki dönemlerde neler olup bittiğiyle ilişkilendirilmiştir.1 Devlet-i Aliye’nin 1500’lü yılların “Şanlı yükseliş,” 1600’lerin “duraklama” ve 1800’lerle gelen “gerileme” şeklinde nitelenen dönemleri arasında 1700’lü yıllar daha çok “gerileme” ile ilişkilendirilmiş olsa da döneme ait bilinmezlikler hala açığa kavuşturulamamış ve dönemin kendi dinamizmi tam anlamıyla ortaya konamamıştır. Bu noktadan hareketle 18. yüzyılın başlarında İstanbul mahallelerinin sosyal yaşamına ilişkin mahalleden ihraç meselesini konu edinen bu yazıda şeriyye sicillerinin önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Siciller evlilikten, boşanmaya, miras konularından, komşu ilişkilerine kadar günlük yaşama dair pek çok noktada önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Buradaki asıl mesele sicillere doğru soruları yönelterek üzerlerindeki sis perdesini aralayabilmektir.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »