Cilt 3, Sayı 4, Makale Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 28
  • Öğe
    Bir Sempozyumun ardından
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Şimşek, Şerife
    ksaray Üniversitesi geçtiğimiz günlerde uluslararası bir sempozyuma ikinci kez ev sahipliği yaptı (26-28 Ekim 2017). Sempozyum sosyal bilimlerin çeşitli dallarından araştırmacılarla birlikte, tarih,edebiyat,ilahiyat vs. disiplerden bir çok araştırmacı ve akademisyeni bir araya getiren bir etkinlik olması bakımından entellektüel bir kaynaşmaya fırsat verdi. İtiraf etmek gerekir ki şunun şurasında on yaşını henüz devirmiş bir kurum olarak ergenlik evresinde sayılabilecek olan Aksaray Üniversitesi’nin bu tür organizasyonlar konusundaki cüretkar girişimlerini değerlendirirken, ardındaki rüşt ıspatını barındıran dip metni gözden kaçırmamak gerekir. Öyleki bu tür etkinliklerin hem koordinasyon ve yönetiminde belli bir yetkinlik; hem de içeriği, katılımcısı ve sunumlarıyla doyurucu bir akademik yoğunluk öncelikli arananlardandır. Anılan bu birkaç kriterden yola çıkılırsa -yapılacak pek çok eleştiri ve konulacak şerh kaydı saklı kalmak koşuluyla- yükselen bir gelişme eğrisinden söz etmek sitayişkar bir yaklaşım olmayacaktır.
  • Öğe
    Anadolu’da Süryaniler Ve Süryani ayaklanmaları
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Karpuz, Elif
    Bildiğimiz üzere Süryanilik, Hristiyanlığın hem Katolik hem Ortodoks mezhepleri içerisinde yer almaktadır. Süryaniliğin kökenleri ise Hristiyanlık ve İsa’dan çok başlarda göçebe bir toplumken daha sonra Suriye’nin kuzey tarafları ve Mezopotamya’da yerleşerek büyük imparatorluklar kurmuş, gerek çevresindeki ve gerekse akabindeki devletleri her yönüyle etkileyerek tarihte derin izler bırakmış bir millettir. Aramice ise dönemin diğer toplumlarının da benimsediği, konuştuğu ve yararlandığı bir dil olmuştur. Öyle ki, kaynaklar bize İsa’nın, annesi Meryem’in ve havarilerin, kısacası o dönemde o çevrenin Aramice konuştuğunu göstermektedir. Süryanice ise Aramice’nin doğu lehçesidir. İlk Hristiyan kilisesi olan Antakya(Antiokheia) Kilisesi’ni, Hristiyanlığı kabul eden Aramiler kurmuş ve hâlâ putperestliğe devam eden diğer Aramilerden ayrılmak için kendilerine "Süryani" demişlerdir. "Süryani" kelimesinin kökenine dair ise çeşitli görüşler ileri sürülmüş olmakla birlikte bunların bazıları şu şekildedir: a)Pers kralı Sirus/Seyrus (Keyhusrev)’un adından geldiği, b) Antakya’da hüküm sürmüş kral Kilikos’un kardeşi Sirus’un bölgeyi ele geçirmesiyle bölgenin adının "Suriye" olması ve Süryani kelimesinin de Suriye’den geldiği, c) Lübnan’ın Sur şehrinden Suriye kelimesi, bu kelimeden de orada yaşayan tüm topluluklar için Yunanlıların kullanmış olduğu "Süryani" kelimesinden geldiği, d) Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından "Asurya" denmiş ve zamanla ‘a’ harfinin düşmesiyle Surya olması ve Süryani adının da buradan geldiği, e) Hz. İbrahim’in soyundan gelen Asurin’den vb. geldiği gibi. Araplar ve Türkler tarafından "Süryani", Kürtler tarafından bazen "gayrimüslim" anlamına gelen "Fılla" veya bazen de "Sıryan" olarak adlandırılan bu topluluk kendilerini "S?ry?y?" Suryoyo (Suroye, Suryoye, Suryaya, Suraya, Surayi, Sutrayi) olarak adlandırmaktadır. İngilizce literatüründe ise Syrian, Sryiacs olarak geçmektedir.
  • Öğe
    Rus emperyalizmi: Osmanlı Rumlarının Rusya’ya göçürülmesi
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Şimşek, Eyyub
    19. yüzyıl Osmanlı tarihi açısından bir göç asrıdır dense pek de yanlış olmaz. Bir taraftan Balkanlar ve Kafkasya’da kaybedilen her savaş sonrasında yüz binlerce Müslüman Anadolu’yu yeni yurtları olarak görerek Osmanlı İmparatorluğu’na doğru akın ederken; diğer taraftan yine kaybedilen her savaş Balkanlar ve Anadolu’dan gayrimüslimlerin yeni yurtları olarak gördükleri başka ülkelere göç etmesiyle sonuçlanmaktaydı. Böylece Balkanlar, Kafkaslar ve Anadolu’nun Osmanlı hâkimiyetinden beri şekillenmiş olan etno-demografik yapısı değişmeye yüz tutmuştu.
  • Öğe
    Avrupa emperyalizminin aşamaları: Osmanlı Akdenizi’nde Avrupa Ticareti
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Aygün, Necmettin
    Osmanlı Devleti, coğrafî konumunun uygunluğu nedeniyle uluslararası ticaret ile daima iç içe olmuştur. İhtiyaç duyulan ancak ülke içinde bulunmayan maddelerin dışarıdan temin edilmek istenmesi ve siyasî fayda elde etme amacıyla uluslararası politikada yer edinme düşüncesinin yanı sıra gümrüklerden hazineye önemli miktarlarda gelir gelmesi uluslararası ticaretin devamlılığını gerektirmiştir. Zira devletin coğrafyası üç eski kıtayı birbirine bağlar konumdadır. Tarihî kervan yolları ve bunlar ile irtibatlı limanlar Osmanlı coğrafyasında veya bu coğrafya çevresindeydi. Piyasada mal arzının mümkün olduğunca bol, kaliteli ve ucuz olması ekonomide takip edilen ana iktisadî ilke olduğundan, devlet kuruluşundan 1838’e kadarki süreçte ithal gümrük oranlarını düşük seviyede tutarak iç piyasayı rahatlatmayı hedeflemiştir.
  • Öğe
    Karahisâr-ı Şarkî Vakıfları
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Yazıcı, Feride
    Vakıf Arapça va-ka-fe geçmiş zaman kipinden mastardır. Durma, durak, duruş gibi anlamları vardır. Terim anlamı ise: İnsanın sahip olduğu arazi, bina, para, mal gibi bir değeri maddi karşılık beklemeksizin, mülkiyetini Allah? a havâle edip yani insanların tasarrufundan çıkarıp, ondan elde edilecek gelir veya faydayı hukuki işlem sonucunda varlıkların faydasına sunmaktır.
  • Öğe
    1740’larda, Orta Anadolu’da yetimler İle bayanların miras paylaşımı
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Kaymaz, Bahar
    Osmanlı toplumu mutlak egemen, patrimonyal bir hükümdara bağımlı iki büyük zümreden meydana geliyordu. Düzenli ordu mensupları, saray ve bürokrasi, ilmiye mensuplarının tamamı padişahın otoritesini temsil eden askeri sınıfı oluşturuyordu. Üretimle uğraşan ve vergi veren müslim, gayrimüslim ve bütün halk gurupları ise reaya zümresi olarak adlandırılırdı. Gayri müslimler zimmî hukukuna göre idare edilmekteydiler. Bunlar kamu görevi üstlenmezler ve buna karşılık vergi ödemekle yükümlüdürler.
  • Öğe
    Orta Anadolu’da, 1740’larda köylülerin vergi problemleri
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Yılmaz, Zeynep
    Geleneksel imparatorluklar içerisinde 600 yılı aşkın uzun birsüre zarfında varlığını devam ettirmeyi başarabilmiş olan Osmanlı Devleti’nin siyaset etme pratiğinin merkezini adalet dairesi teşkil etmekteydi. Buna göre, “Adldir mûcib-i salâh-ı cihan/ Cihan bir bağdır dîvarı devlet/Devletin nâzımı şeriattır/Şeriata olmaz hiç hâris illâ mülk/Mülk zapt eyleyemez illâleşker/Leşkeri cem edemez illâ mal/Malı cem eyleyen râiyettir/Râiyeti kul eder pâdişah-ı âleme adl.” Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin reâyâsı ile olan münasebetinin aslî unsurunu vergiler ve bu vergilerin adil bir seviyede tutulması ile toplanması hususları teşkil etmekte idi. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin gelir kaynaklarının temelini vergiler oluşturmuştu.
  • Öğe
    Celalî İsyanları’nda Suhte Olayları
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Aydar, Metin
    Osmanlı Devleti’nin Kanunî dönemi ile birlikte genel manada zirveye ulaştığı bir gerçektir. Bununla birlikte Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek içeride gerekse dışarıda oldukça hareketli bir sürecin içerisine dâhil olmuştur. Devletin karşısına çıkan bu süreç, onu birtakım değişiklikler gerçekleştirmeye sevk etmiş; dolayısıyla bu durum, devleti bir dönüşüm içerisine sokmuştur. Osmanlı Devleti, içeride tımar sisteminin bozulması neticesinde ortaya çıkan meseleler ile meşgul olmuş; dışarıda ise uzun süreli savaşlar ve bu savaşların neden olduğu toplumsal ve iktisadi krizlerle uğraşmıştır. Osmanlı Devleti’nin, düştüğü buhranın tesirinden kurtulmak amacıyla giriştiği çeşitli düzenlemeler, birtakım toplumsal ve ekonomik sonuçlar doğurmuştur.
  • Öğe
    Bir güç odağı olarak Darüssaade Ağalığı: Sünbül Ağa
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Atınç, Selin
    Osmanlı Devleti, kurucusu Osman Bey’den itibaren Osmanlı hanedanının adıyla anılmıştır. Bu devlet yayıldığı coğrafyanın genişliği ve yaşam süresi bakımından dünya tarihinde benzerlerine az rastlanılan bir niteliğe sahiptir. Osmanlı Devleti’nin altı asrı aşan ömründe tahta çıkan otuz altı padişahın tamamı aynı hanedana mensuptur. Bazı tarihçiler, Osmanlı hanedanının ayakta kalmasındaki en önemli etkeni “tebaanın hanedana olan kat’i bağlılığı” olarak ifade etmişlerdir. Öyle ki bu tebaa, mevcut padişahı tahttan indirebilir, hanedanın başka bir üyesini tahta çıkarabilir yahut hanedana mensup olduğunu ileri süren taht iddiacılarını destekleyebilir, hatta bir padişahın hallini sağlayıp ve dahi idam edilmesine neden olabilirdi. Ancak Âl-i Osman’ın mutlak hâkimiyeti ve iktidarı hiç bir zaman tartışılıp sorgulanmamış, imparatorluğun kaderi hanedan ile eş değer görülmüştür. Bu büyük ve tartışmasız bağlılık iki ana kaynaktan beslenmekteydi: Kaynaklardan ilki Orta Asya Türk-Moğol geleneklerine dayanan egemenliğin ilahi güçlerce seçilmiş bir aileye verilmesi anlayışı (kut), diğeri ise İslam dini çerçevesinde gelişen siyaset telakkisidir. Bu iki yönlü ilahi teyit çerçevesinde hanedan da kendisini çeşitli ritüellerle tebaasına göstermiş ve meşruiyetini ortaya koyacak araçları öne sürmüştür. Bu da hanedanın devamlılığını sağlayan en önemli faktör olmuştur. Bu tespit ve çıkarımlar neticesinde Osmanlı hanedanının uzun süre ayakta kalmasının altında İslam devletlerinden farklı bir gelenek ve hükümranlık anlayışı, farklı meşruiyet zeminlerini uzlaştırma becerileri yatmaktadır.
  • Öğe
    İmparatorluğun zirvesinde Yeniçeriler: II. Bayezid’in tahta çıkışı meselesi
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Keleş, Adem
    Fatih Sultan Mehmed yeni bir sefer için 26 Nisan 1481’de İstanbul’dan hareket ederek Üsküdar’a geçmişti. Seferin tam olarak nereye yapılacağı bilinmemekle birlikte bazı müellifler varsayımlarda bulunarak Mısır ya da Rodos’a olduğunu söylemektedirler. Zira Fatih Sultan Mehmed yaptığı seferleri sır gibi saklar, son ana kadar kimseye söylemezdi. Üsküdar’da iken üzerinde bir kırgınlık bir bezginlik baş gösterdi ve sancılanmaya başladı. Baş gösteren bu hastalığına rağmen Üsküdar’da bir kaç gün konakladıktan sonra Gebze’ye doğru hareket etti. Maltepe’deki Tekir (Tekfur) Çayırına geldiğinde hastalığı iyice ilerledi ve 3 Mayıs 1481 yılında nıkris hastalığından vefat etti.
  • Öğe
    Delhi şehrinin Türk tarihindeki önemi
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Aslan, Neziha
    Hindistan, tarih boyunca çok çeşitli toplulukların ve dinlerin bir arada yaşadığı topraklardır. Dünyanın en çok ilgi çeken ülkesi olması araştırmacıların da ilgisini çekmektedir. M.Ö. ve sonra birçok farklı kabilelere ev sahipliği yapan bu topraklar günümüzde de hala önemini korumakta ve kültürünü çeşitlendirmektedir. Genel olarak değerlendirmek gerekirse Hindistan’ın, dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkelerinden biri olması, pek çok dine de ev sahipliği yapmasını sağlamaktadır. Ancak Hindistan tarihinin ne kadar eski olduğu düşünülse de, tarihi kaynakların yetersiz olması araştırma yapan kişilerin kesin bilgilerle geçmişi aydınlatmasına yardımcı olamamaktadır. En eski kaynak olarak “Manu” ve “Veda” isimli dini kitaplar araştırmacıların faydalanmaya çalıştığı eserlerdir. Ancak hurafe ve eksikliklerinden dolayı bu kitaplar araştırmacılar tarafından yeterli görülmemiştir.
  • Öğe
    Kaderi bir çoban tarafından tayin edilen savaş: İkâb Hezimeti (1212)
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Sansar, Fatih
    Müslümanların yaklaşık sekiz asırlık Endülüs serüveni, yaygın olarak kabul edilen görüşe göre 711 yılında İslam ordularının, Târık b. Ziyâd önderliğinde bölgeye girmesi ile başlamıştır. Endülüs’te Müslümanların yaşadığı siyasi süreci; Fetih Dönemi (711-714), Valiler Dönemi (714-756)4, Endülüs Emevîleri Dönemi (756-1031), Mülûküt-Tavâif Dönemi (1031- 1090), Murâbıtlar Dönemi (1090-1147), Muvahhidler Dönemi (1147-1238), Gırnata Emîrliği Dönemi/Nasrîler Dönemi (1238-1492)5 gibi dönemler altında incelemek mümkündür. Endülüs, belirtilen dönemler içerisinde ilim, sanat ve kültür alanında tarihinin altın çağını yaşamakla birlikte aynı zamanda sayısız siyasi mücadelelere de ev sahipliği yapmıştır.
  • Öğe
    Türklerin İslamlaşması sürecinde Abbasî İhtilâlinin etkileri
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Çekiç, Ayşe
    Bilindiği gibi her ihtilal belirli bir zihnî altyapının yanında, mevcut aksaklıklar ve uygulama hatalarının belirginleşmesiyle patlak verir. Buradan hareketle de Abbasî ihtilalinin ortaya çıkış sürecinin bir ayağını Emevîlerin devlet politikası ve uygulamalarında, diğerini ise ihtilale zemin hazırlayan fikriyatın nereden kaynaklandığında aramamız yerinde olacaktır.
  • Öğe
    Bilimin Batı’ya aktarılmasında Haçlı Seferleri ve Moğol istilalarının rolü
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Çaylı, Murat
    Bilim, evrende merak edilen olayların deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak incelenmesi ve elde edilenlerden sonuç çıkarılması amaçlanan düzenli bilgiler bütünüdür. Bilim yapmak için canlı ve yaratıcı bir hayal gücü gerekir. Bu nedenle bilim, her medeniyette en iyi beyinleri kendisine çekmiştir. Evrensel anlamda bilim, insanlığın ortak mirasıdır. Bilimin gelişimi genel olarak, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında başlayan bilgi toplama süreci, Eski Yunan medeniyetinde akılcı sistemin kurulmasıyla ortaya çıkan evreni açıklama çabaları, Yunan felsefesi ile İslam öğretilerini sentezleyerek yeni bilimsel başarılara imza atan İslam medeniyeti ve Avrupa’nın Rönesans ile başlattığı modern bilim aşaması olmak üzere dörde ayrılmaktadır. Bu nedenle farklı dönemlerde Doğu ve Batı tarafından mevcut olanın üzerine yeni şeyler eklenerek geliştirilen bilim, hiçbir ırkın veya kültürün tekelinde değildir.
  • Öğe
    Hülagu Han’ın Bağdat’ı Fethi
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Topçu, Ülkü
    13. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Cengiz Han, Asya’ya hâkim olmuştur. Oğulları ve torunları da onun izinden giderek Afrika ve Avrupa’ya kadar ilerlemişlerdir. Bu seferlere katılan torunlarından biri de Tuluy Han’ın oğlu Hülagu Han’dır. Hülagu Han aynı zamanda İlhanlı (İran Moğolları) Devleti’nin kurucusudur. Batu Han 1250’de Alamak civarında topladığı kurultayda Mengü’yü Kağan olması için tavsiye etti. Fakat Ögedayoğulları Almak’ın kutsal bölgeye uzak olmasını bahane ederek bunu kabul etmeyeceklerini beyan ettiler. Ertesi yıl Kuke-nor’da tekrar kurultay toplandı, Batu Han’ın da etkisiyle Mengü toplanan kurultayda kağan seçilerek 1251 yılında Moğol tahtına oturdu. Mengü Han, kağan seçildikten hemen sonra istila hareketlerine başladı. Küçük kardeşi Kubilay’ı Çin’e, diğer kardeşi Hülagu’yu da Ön Asya’ya göndererek buralarda hâkimiyet tesis etmeyi amaçladı.
  • Öğe
    Hülâgu’nun Alamut Kalesini Fethi
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Erbaş, Yasemin Hilal
    Ortaçağ’da Rûdbâr vadisinde bulunan elliye yakın müstahkem kalenin en meşhuru olan Alamut, Deylem sınırında Rûdhâne-i Alamut vadisiyle Tâlekan nehrinin birleştiği yerden 2, Kazvin’den ise 6-8 fersah mesafede 2000 metre yükseklikteki yalçın kayalar üzerinde kurulan bir kaledir. Âluh ve âmût (âmûht) kelimelerinden meydana gelen Alamut ismi, eski Fars dilinin Taberistan şivesinde “kartal yuvası” veya “kartal eğitimi” (ta’lîmü’l-ukâb) anlamına gelmektedir. İbnü’l-Esîr’e göre kale Deylem hükümdarlarından birisi tarafından kurulmuş, ancak daha sonra 246 (860) yılında Taberistan Alevîlerinin reisi Hasan b. Zeyd ed-Dâî-İlelhak tarafından yeniden inşa edilmişti.
  • Öğe
    Moğol toplumunda kadın
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Dağdeviren, H. Ceren
    XIII. yüzyılın ortasında, Asya’nın derinliklerinden başlayarak, dünya tarihinin en büyük süvari harekâtını gerçekleştirmiş olan Cengiz Han ve onun mirasçıları, büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. XIII. yüzyılda eski Köktürklerin vatanında kurularak büyük bir hızla büyüyen Moğollar, birçok devleti tarih sahnesinden silmiş ve aynı zamanda devletlerarasındaki etkileşimde köprü görevini üstlenmişlerdir. Moğolların tarih sahnesinde yerini alması ile birlikte, Moğol siyasi ve sosyal hayatına ilişkin her detay merak konusu haline gelmiştir. Merak uyandıran bu konular arasında, muhakkak ki Moğol kadınının toplumsal konumu da yerini almıştır. Kadın, kendine has özellikleriyle toplumların kültür ve fikir mirasının inşa edilmesinde, gelişmesinde ve ayakta kalmasında önemli bir rol oynamıştır. Kadın, erkeği ve çocuklarıyla beraber toplumda, binlerce yıl geriden gelen bir yaşamın tarihini geleceğe taşıyan ve aktaran bir aracı durumunda olmuştur. Moğol kadını, toplumdaki konumu ile dikkat çekmiş ve bozkır yaşamının yüklediği tüm sorumlulukları en güzel şekilde yerine getirmiştir.
  • Öğe
    Cengizoğulları’nda askeri teşkilat
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Köroğlu, U. Mert
    Cengiz Han’ın kurmuş olduğu Moğol İmparatorluğu 1206 kurultayından sonra asıl teşkilatlanmasını gerçekleştirmiş ve kısa süre içerisinde çok geniş bir coğrafyaya yayılmayı başarmıştır. Söz konusu gücü kazanmasında ve Pekin’den Orta Avrupa’ya kadar yayılma göstermesinde 1206 kurultayında gerçekleştirilen teşkilatlanmanın yeri çok büyüktür. Bahsedilen teşkilatlanma çerçevesinde asıl merkezde bulunan ve imparatorluğun sözü edilen gücü kazanmasında askeri teşkilatlanma çok önemli bir yer tutmaktadır. Askeri teşkilatlanma oluşturulurken Cengiz Han bozkır coğrafyasının ona kazandırmış olduğu bilgi ve edindiği tecrübe ile oluşturmuştur. Söz konusu teşkilatlanmayı oluştururken Moğol halkının eksikliklerini tespit edip eksiklikleri tamamlama amacı gütmüş ve bu çizgide gerçekleştirmiştir.
  • Öğe
    Cengiz Han’ın Otrar’ı istilası
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Uçar, Mahmut Ömer
    Destanlarda aktarılan bilgilere bakılırsa XII. yy.’dan önce Moğollarda birlik olup devlet kurma girişimleri olmuştur. Tek bir çatı altında toplanma fikri Kabul Han’ın uğraşlarıyla ortaya çıkmıştır. O dönemde bölgede Moğolca konuşan birbirleri ile mücadele eden kabileler yaşamaktadır. Kabul Han’ın uğraşları devlet kurmaya imkân vermemiştir. Fakat Moğol olmayan kabilelerle mücadelede beraber hareket etme bilinci kazandırmıştır. Kabul Han’dan sonra devlet kurma uğraşlarına torunu Timuçin devam etmiştir. Timuçin Kıyat kabilesi reisi olan Yesügey Bahadır ve Houlen Ece çiftinin çocuğu olarak 21 Ocak 1155 yılında Deli-ün Boldok’ta doğmuştur. O dönemde Tatar kabilesini mağlup etmiş olan Yesügey Bahadır, oğluna kabile reisinin ismini vermiştir. Timuçin babasının gözetiminde eğitim almış ve 9-10 yaşlarına geldiğinde Moğol geleneklerince eş seçmesi gerektiğini öğrenmiştir. Yesügey Bahadır oğlunun, Dei Secer’in kızı Börte ile evlenmesine izin verir. Evlilik anlaşması yapıldıktan sonra Yesügey Bahadır yolculuk esnasında düşmanları tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Yesügey Bahadır’ın ölümü Timuçin ve ailesi için zor yılların başlangıcı olmuştur. Timuçin’e tabi olmak istemeyen kabileler bir, bir isyan etmiştir. Houlen çocukları ile birlikte kutsal dağa kaçmıştır. Burada yaklaşık 27 yıl yaşamışlardır. Börte’nin Merkitler tarafından kaçırıldığı haberini alan Timuçin dostu Camoka ile birlikte Merkitleri mağlup etmiştir. Merkitleri mağlup eden Timuçin, diğer Moğol kabilelerini de itaat altına almıştır. Timuçin’in hızla güçlenmesi yakın arkadaşı olan Camoka ile aralarının açılmasına sebep olmuştur. Timuçin, Camoka tehdidini de ortadan kaldırdıktan sonra 1206 yılında Moğol Devleti’ni resmen kurmuştur. 1206 yılında yapılan kurultay ile devlet kurulmuş, Timuçin’e Cengiz Han ünvanı verilmiş ve 36 maddelik Cengiz yasası çıkarılmıştır. Cengiz Han cihan hâkimi olmak istediği için otoritesini sarsmayacak kesin kanunlar çıkarmıştır.
  • Öğe
    Eski Türklerde evlilik müessesesi
    (Aksaray Üniversitesi, 2017) Palancı, Rıdvan
    Aile müessesesinin oluşumunun, insanoğlunun yaratıldığı zamandan başladığı bilinmektedir. Toplumların sosyolojik, iktisadi, ahlaki vb. yönleri hakkında bilgiler sunan aile müessesesi, çeşitli etkenler altında kalarak sürekli bir göç hareketi içerisinde bulunan Eski Türkler açısından daha da yüksek bir önem arz etmektedir. Nitekim ahlaki açıdan yüksek karakterleri, sarsılmaz disiplinleri, savaş sanatındaki yetenekleri ve gözü pek erleri ile ün salmış olan Türk ordusunun temeli, ordu millet anlayışı ile kurulduğundan; bu şanlı askerlerin ilk eğitimleri aileleri tarafından verilmiş olmakla birlikte çeşitli zamanlarda dünya üzerinde gerek imparatorluk gerekse de bir beylik düzeyinde yaşamış olan Türkler, sağlam aile yapıları nispetinde binlerce yıldır benliklerini ve kültürlerini korumuşlardır.