Cilt 6, Sayı 7, Makale Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 47
  • Öğe
    Nazi Partisi ve Versailles Antlaşması (28 Haziran 1919)
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Sadak, Furkan
    Çalışmamızda Almanya’daki Nazi Partisi’nin (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) faaliyetleri ve baskıcı Versailles Antlaşması’na bakış açısını inceleyeceğiz. İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sonunda hazırladıkları barış anlaşmaları ile İttifak Devletleri’nin bir daha güçlenmemesini ve tekrar baş göstermemelerini istemişlerdir. Bu süreçte Almanya ile imzalanan Versailles Antlaşması çok tartışmalı olmuştur. Almanya, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasının ardından 1919 Paris Barış Konferansı’nda savaşı sonlandıran ve kendi çöküşünü hazırlayan o antlaşmayı imzalamıştır. Antlaşma hükümlerine Weimar Meclisi tarafından onay verilmiş ve böylece Almanya’nın savaşı sonlanmıştır. 10 Ocak 1920’de yürürlüğe giren Versailles Antlaşması ile Bismarck’ın kurduğu Almanya’nın yıkılması ve Almanya üzerindeki İtilaf Bloğunun gölgesi kalıcı olmuştur. İtilaf Bloğunun Almanya’yı kontrol altına almak için yaptığı bu ağır şartlar ve girişimler Alman toplumunun kinlenmesine ve Adolf Hitler’in öncülüğündeki Nazi Partisi’nin intikam planları kurmasına sebep olmuştur. Almanya toplumu yapılan bu ağır anlaşmayı birçok şekilde protesto etmiş ve kendilerine hakaret olarak görmüşlerdir.
  • Öğe
    Osmanlı ordusunda görev alan alman subaylar (1914-1918)
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Doğanay, Pınar
    Balkan Harbi’nden sonra bir hayli zor duruma düşen Osmanlı Ordusu’nu yeniden ıslah etmek için yürütülen çalışmalar, Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın sadaretine rastlar. Mahmud Şevket Paşa sadareti sırasında ordunun ıslah edilmesi için yeni bir Alman Askeri Heyeti’nin gerekliliğini düşünmüştür. Alman Askeri Heyeti’nin gelişi ile ilgili ilk talep ise 1913 yılı başlarında Kâmil Paşa Hükümeti sırasında yapılmıştır. Devam eden görüşmeler neticesinde Almanya’nın İstanbul’dan sorumlu büyükelçisi, II. Wilhem’in Osmanlı Devleti’nin teklifini kabul ettiğini ve Osmanlı Ordusu’nun ıslahı için yakın zamanda bir Alman generalinin İstanbul’a gönderileceğini bildirmiştir. Almanya’dan gelecek generalin vazifesini geniş bir çerçeveyi kapsayacak şekilde planlayan Osmanlı Devleti, Almanya’dan istediği generalin aynı zamanda Türk örf ve adetlerine de hâkim olmasını istiyordu. Bu istek üzerine harekete geçen Alman Askeri kabinesi, bu özelliklere uygun kişinin Kassel’deki 22. Tümen’de görevli Liman von Sanders olduğunu yönünde karar kılarak bu talebi Liman von Sanders’a iletti.
  • Öğe
    Milliyetçi düşüncede eksen kayması: Satı Bey Osmanlıcılık Ve Arapçılık
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Yüksel, Rabia
    Halep’in önemli tüccar ailelerinden birine mensup olan Satı Bey, İstinaf Mahkemesi reisi olan babasının görevi nedeniyle 1880 yılında Yemen’in San’a kentinde doğmuştur. On üç yaşına kadar Yemen’de kalan Satı Bey, babasının görevi nedeniyle birçok vilayette bulunmuştur. Bu vilayet değişimleri sebebiyle Kur’an ve İslamî derslerin verildiği medrese eğitimi alamayan Satı Bey, ilk eğitimini aile evinde almıştır. Türkçe’nin de Arapça kadar konuşulduğu bir evde eğitim alan Satı Bey’in birinci dili Arapça değil Türkçe olmuştur. Satı Bey Fransızcayı ise ağabeyleri olan Beşir Macidi ve Bedî Nuri’den öğrenmiştir. Beşir Macidi ve Bedî Nuri ise Osmanlı Devleti’ne iyi hizmetlerde bulunmuş önemli kişilerdi. Beşir Macidi müddei-i umumîlik, Bedi Nuri ise mutasarrıflık görevinde bulunmuşlardı. 1893 yıllında Babasının Trablus’a tayin edilmesinden sonra Satı Bey’de ağabeyi Bedî Nuri gibi mülkiye mektebine girmiştir. Satı Bey’in 7 yıl süren mülkiye yıllarında matematik dersine ilgisinden dolayı arkadaşları arasında “Arşimed” lakabıyla tanınmıştır.
  • Öğe
    Vakıf kavramının ortaya çıkışı üzerine bir değerlendirme
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Gürbüz, Nefise
    Vakıf ve Vakfiye Kavramı: Vakıf; bir malın kişinin mülkiyetinden çıkarılarak bazı kriterler üzerinden insani, hayri, dini sosyal bir amaca dâimî olarak tahsis etmektir. Kelime anlamı ise, “hapsetmek, alıkoymak,” şeklinde ifade edilmektedir. Vakfın İslam hukukuna göre tarifi ise şu şekildedir; bir malın satılma, hibe edilme, miras kalma gibi hususlarının durdurularak, menfaatinin ise hayır yoluna harcanması durumunu ortaya koyar. Hukuki anlamda ise vakıf: bir malın, ammenin mülkü üstünde olmak kaydıyla bir veya birkaç amaca müebbetten tahsis etmektir. Vakıf ortaya çıktıktan sonra artık o malda vakfın mülkiyeti zail olmakta ve bundan sonra vakıf malın amacına ve vakfedenin esaslarına göre idare olunması gerekmektedir.
  • Öğe
    Eski Türklerde ölüm üzerine genel bir bakış
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Tanık, Muhammet Ali
    Eski Türkler ölümle başlayan yeni bir hayatın varlığına inanır ve bu inançları doğrultusunda yaşar ve ölürlerdi. Bu doğal inanıştan kaynaklanan çeşitli ölüm ritüelleri de vardı. Yazımızda eski Türklerde ölüm üzerine genel bir bakış açısıyla araştırmaları kaynaklar eşliğinde sunmak temel amacımızdır. Bu amaçlar doğrultusunda ilk olarak ölüm kavramı üzerine yoğunlaşıp, tamamladıktan sonra ölüm ile defin arasındaki ritüellere ya da törenlere değinip akabinde gömme adetlerini gözlemleyeceğiz.
  • Öğe
    Şehir güvenliği bağlamında Osmanlı Devleti’nde gece bekçileri: Asesbaşı Ve Asesler
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Gezginci, Ali
    Osmanlı Devleti’nin teşkilat yapılanmasını oluşturan kurumlar, sadece incelendikleri devrin değil, uzun bir geçmişin izini taşırlar. Teşkilat yapıları, aslında, devletlerin kaderini belirleyen yegâne unsurlardır. Çünkü bu yapıyı oluşturan kurumlar, adeta devletin omurgasını oluştururlar. Güvenliğin temini amacıyla teşekkül eden kurumlar ise devlet omurgasının en önemli şubelerinden birisini meydan getirirler. Çünkü güvenlik, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarının başında gelir. Aynı zamanda, güvenliğin temini amacıyla teşekkül eden kurumlar, halk ile sıkı ilişki içerisinde bulundukları ve dolayısıyla içtimâî hayata dair birçok noktayı da gözler önüne sermeleri açısından tarih araştırmalarında kıymetli bir yere sahiptirler. İşte bu minvalde, uzun bir geçmişe sahip olan ve Osmanlı Devleti’nde güvenliğin temini maksadını taşıyan kurumlardan birisi de Asesbaşılık kurumudur. Asesbaşılık kurumu, “bekçi” manasına tekabül eden aseslerden ve başlarında Yeniçeri Ocağı’nda bölük kumandanı vasfında olan Asesbaşı’dan müteşekkil idi. Asesbaşı ve aseslerin, Subaşıların emrinde çalıştığını ve özellikle de asayiş ile ilgili vazifeleri bakımından ona karşı sorumlu olduğunu görmekteyiz. Aynı zamanda asesbaşılar, Subaşıların tayinlerinde olduğu gibi, ilk başlarda kadıların teklifi üzerine –uygun görmesi halindebizzat padişah tarafından tayin edilirken; bir müddet sonra sancakbeylerinin uygun gördüğü kimseler arasından tayin edilmesi usulüne dönüştüğü anlaşılmaktadır. Asesbaşıların Yeniçeri ocağındaki konumu ve gece bekçisi olarak Subaşı’ya bağlı asayiş görevinden dolayı vazifeleri iki kısma ayrılmaktaydı. Bu vazifelerini açıklamadan önce belirtilmesi gereken bir husus vardır. Şöyle ki, Osmanlı Devleti, -merkez ve taşradaki- asayiş kuvvetlerini oluşturan teşkilatlanmasını Yeniçeri Ocağı bünyesinde şekillendirmiştir.
  • Öğe
    Kanuni Dönemi Beylerbeyi Cenâbî Ahmed Paşa
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Atlıhan, Fatma
    XVI. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin siyasî, malî ve teşkilat yapısı bakımından zirvede olduğu bir dönemdir. Bu dönemde devlet yönetiminde, askerlikte, maliyede, mimarîde, sanatta, edebiyatta isimleri bugün hala zikredilen şahsiyetler yetişmiş, bunlar toplum ve devlet hayatında önemli görevler üstlenmişlerdir. XVI. yüzyılın önemli devlet adamlarından biri de her ne kadar Osmanlı merkezinde önemli görevlerde bulunmasa da Osmanlı taşrasında önemli bir idarî ve askerî birim olan Anadolu beylerbeyliği görevinde bulunan Cenâbî Ahmed Paşa’dır. Ahmed Paşa’nın bu dönemde öne çıkan bir özelliği de, tayin edildiği bu görevde uzun süre kalması, istikrarlı bir yönetim sergilemesi ve üzerine aldığı yöneticilik görevini hakkıyla yerine getirmesidir. Ancak kendisi, yaşadığı dönem dışında pek bilinmeyen bir şahsiyettir. Paşa, sonraki dönemlerde daha çok Ankaralılar tarafından, yaptırdığı cami ile diğer hayratı ve onun vakıf arsası üzerine yapılan Ankara Mevlevîhânesi ile Azimî türbesi nedeniyle tanınmaktadır. Buna Paşa’nın edebî kişiliğini ve bu alanda verdiği eserleri de ilave etmek yerinde olacaktır.
  • Öğe
    Osmanlı Devleti’nde Borsa
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Pekacar, Esra
    İktisadi terimler sözlüğüne bakıldığında borsa; belirli kurallara göre, talep edilen mallar için organize edilmiş piyasadır. Türk Dil Kurumu’na göre borsanın tanımı şudur: “Bazı tüccarların ve özellikle sarraflarla değerli kâğıt ve tahvil alışverişiyle uğraşanların alım satım ve değişim amacıyla devlet denetimi altında iş yaptıkları yer.” Borsa kavramı bazı araştırmacılara göre 13. yüzyılın sonlarına doğru Belçika’nın Brugees kentinde ortaya çıkmıştır. “Van Der Bourse” isimli aileye ait bulunan “Hotel Des Bourses” adındaki handa bir araya gelerek gemiler limana gelmeden önce malları belirli kurallar çerçevesinde aralarında alıp satmaya başlamışlar ve bunu bir meslek haline getirmişlerdir. 14. yüzyıldan itibaren özellikle İngiltere, Belçika, Hollanda, İtalya gibi denizciliğin geliştiği ülkelerde finansal faaliyetlerin daha fazla olduğu görülmüştür. Özellikle sanayi alanında yaşanan gelişmeler ile birlikte borsalarda ticari kâğıtların yanında sanayi işletmelerine ait tesisler, makineler, mal stokları, ham madde ve mamul madde alım satımları da kapsayan ve bunları temsil eden kâğıtların borsalarda işlem görmesini sağlamıştır. Artık aracıların da devreye girdiği, kredi belgeleri ile ticari senetlerin alınıp satılmaya başlandığı yeni bir döneme girilmiştir. Borsa, devletlerin gelişimine, ticari faaliyetlerine göre zamanla kurulmaya ve gelişmeye başlamıştır. Avrupa’da ilk borsa 1487 senesinde Anvers’te kurulmuştur.
  • Öğe
    Sultan Baybars Döneminde Memlükler
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Eser, Ferhat
    Memlük: Memlük kelimesi “bir şeye sahip olmak” manasındaki Arapça “meleke” fiilinden türemiştir. Sözlük anlamı “sahibinin mülkiyet ve tasarrufundaki şeyler” olan Memlük kelimesi, özellikle “herhangi bir esaret satın alınma veya toplanma yoluyla elde edilen beyaz köleyi” ifade etmek için kullanılmıştır. Memlük kelimesinin anlamının ve ortaya çıkışının anlaşılması Baybars ve Mısır Memlükler devletinin anlaşılması hususunu kolaylaştıracaktır. Nitekim Memlükler zamanla ordularda asker olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu durum Abbasiler ile ortaya çıkmıştır. Zamanla bu Memlüklerin savaşçılık kabiliyetleri anlaşılmış ve Abbasiler gibi diğer Müslüman devletler de Türk Memlüklerinden bu alanda yararlanmıştır.
  • Öğe
    Kadı Burhaneddin Devleti İle Karamanoğulları Beyliği mücadelesinde Aksaray şehri
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Temtek, Nilüfer
    “İç Anadolu’da Koçhisar gölüne dökülen Beyaz suyun ovaya girdiği yerde ve göle takriben 32 km. mesafede kurulmuş, suyu bol evleri bahçeler içinde küçük bir şehirdir.” şeklinde Barthold tarafından betimlenen Aksaray şehri Melendiz dağlarından inerek Tuz gölünün güneyindeki bataklık alanda kaybolan Melendiz çayının ovaya çıktığı yerde kurulmuştur. Aksaray ve çevresi tarih boyunca pek çok kavmin ve devletin hâkimiyet mücadelesi sahasında yer almış, Hititler, Asurlular, Persler, Roma ve Bizans dönemlerinde Anadolu’nun önemli şehirleri arasında yer almıştır.
  • Öğe
    Bizans’ta yazılı hukukun gelişimi
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Çiftçi, Sait Emre
    Bizans yazılı hukuku Iustinianos’un “Corpus Iuris Civilis” koleksiyonundan itibaren başlar, Osmanlıların İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’na son vermesine kadar devam eder. Bizans yazılı hukuku sivil (laik) hukuk “civil law” ve kilise hukuku “canon law” olmak üzere ikiye ayrılır. Sivil hukuk özel hukuk (kişilerin hukuku, eşya hukuku, veraset hukuku, borçlar hukuku), ceza hukuku ve kamu hukukunu içermektedir. Bizans yazılı hukuku üç dönemde incelenmiştir. Birinci dönem Iustinianos’un ölümünden Makedonyalı I. Basileios’un saltanatına kadar olan zamanı (565-866) kapsar. Bu dönemde Iustinianos’un kanunları hukukun birinci kaynağı olarak kalmıştır. İkinci dönem Makedonyalı Basileios’un tahta çıkışından IX. Konstantin Monomakhos’un İstanbul Hukuk Okulu’nu yeniden kurduğu tarih aralığını (867-1045) kapsar. Bu dönemin temel özelliği yeni kanunlar derlemesi yayımı olan VI. Leo’nun “Bazilikler”idir. Üçüncü dönem Hukuk Okulu’nun restorasyonundan (1045) Bizans İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar (1045-1453) olan dönemi kapsar. Bu dönem Hukuk Okulu’nun yeniden ihdası nedeniyle hukuk ilminin yeniden canlanışı olarak düşünülmektedir.
  • Öğe
    Kıbrıs Türkü’nün ulusal direnişinde simge bir İsim: M. Necati Özkan’ın faaliyetleri
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Apaydın, Oğuz
    Kıbrıs, Sicilya ve Sardunya adalarından sonra Akdeniz’in en büyük üçüncü adasıdır (Artunç, 1989: 32). Adaya en yakın kara parçası, 70 km ile Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ayrıca, Mısır, Suriye, Lübnan, İsrail, Yunanistan devletleri de yakın kara parçaları arasındadır (Koday, 1995: 17). Asya Afrika ve Avrupa kıtalarının arasında bulunan Kıbrıs, doğal gaz ve petrol hatları ve Süveyş kanalı gibi geçiş güzergâhlarına yakınlığıyla önemli bir jeopolitik konuma sahiptir. Bu durum adanın önemini eski çağlara kadar taşımaktadır. M.Ö. 1450 yılından günümüze kadar; Mısır Uygarlığı, Hititliler, Fenikeliler, Asur devleti, Pers imparatorluğu, Roma imparatorluğu, Doğu Roma imparatorluğu, Venedik devleti, Osmanlı imparatorluğu, Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti gibi ülkelerin hâkimiyeti altına girmiştir (Tutaman, 2017: 97).
  • Öğe
    Bulgar General Markof’un Cumhuriyet’in Onuncu Yılı kutlamalarında Yeni Türkiye ile ilgili izlenimleri
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Cesur, Okan
    General Markof Tarafından Verilen Konferans: Cumhuriyetin onuncu yıldönümü daha önceki yıllardan farklı olarak, büyük bir coşku ve heyecanla kutlanmıştır. Onuncu yıl kutlamaları çerçevesinde yabancı ülke temsilcileri de törenlere katılmaları için Türkiye’ye davet edilmiş ve Ankara’daki merasimlere Sovyet Rusya Heyeti’nden Mareşal Varoşilof başkanlığında Mareşal Budiye, Yunanistan adına Hava Kuvvetleri Komutanı General Adamides, Almanya adına Moskova Büyükelçisi Her Nadalny, Bulgaristan adına Maarif Nazırı Boyaciyef ve General Markof, Romanya adına Ayan Meclisi üyeleri Ahmet Taşçı ve Mustafa Beylerle, Silistre Müftüsü Hafız Rıfat Efendi katılmışlar, çeşitli etkinliklerde yer almışlar ve konferanslar vermişlerdir.
  • Öğe
    Tereke
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Genç, Erhan
    Vatani görevimin yarısını tamamlamıştım. İstanbul’da doğup büyümüş, yirmi yaşına kadar İstanbul sınırlarından dışarıya adım bile atmamış birisi olarak askerliğe yeni yeni alıştığım söylenebilirdi. Üç ay önce gelmiştim bu şehre. Zorlu acemi birliği döneminin ardından vazifemin geri kalan kısmı için yoluna düştüğüm bu şehir, ne yazık ki televizyonda adını terör kelimesiyle birlikte duymaya alıştığımız şehirlerden birisiydi. Dağlarda şafak sayacağımı düşünürken bir hafta sonra geri hizmette görevlendirilmek bende biraz hayal kırıklığı yaratsa da alay kargosunun yeni elemanıydım artık. Komutanlarımız ve arkadaşlarımız ne göndereceklerse bize getiriyorlar, biz de güzelce paketleyip adreslerine postalıyorduk. Kısa sürede sevmiştim bu görevi. Kendimi askerlik yapıyor gibi değil de sivil bir işte çalışıyor gibi hissediyor, askerliğin ardından hoşuma giden bu işi yapabileceğimi düşünüyordum. Dönüşte bütün kargo şirketlerine iş başvurusunda bulunabilirdim.
  • Öğe
    X. yüzyıl devlet adamlarından Kadı Tarsusî Ve ‘‘Siyeru’s-Sugur’’ isimli eseri
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Balaban, Semih
    Ortaçağ tarihi kavramını kronolojik olarak ele aldığımızda bu kavramın, yaklaşık 20 yüzyıllık bir zaman dilimini ifade ettiğini görüyoruz. Bu zaman diliminde insanlık özellikle Asya ve Avrupa’da önemli bir gelişme ve ilerleme göstermiştir. Makedonyalı İskender’in İlkçağ sonlarında yaptığı seferler, Avrupalılar ile Asyalılar arasında kaynaşmaya sebep olurken, Büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın XI. yy’da gerçekleştirdiği akınlar ise bozkır kültürünün diğer kültür ve medeniyetler tarafından tanınmasına sebep olmuştur. Ortaçağ bu açıdan değerlendirildiğinde, karanlık çağ olmaktan uzak bir görünüme kavuşur. Ancak bu çağın tarihini yazarken ne yazık ki tarihçinin elinde günümüz teknolojik koşullarına rağmen, birincil kaynak sayısı oldukça azdır. Bu sebeple ortaçağ tarihi çalışılırken filoloji ve paleografya bilimlerinin etkisi ve ilgisinin oldukça fazla olduğu göze çarpmaktadır. Tüm zamanlarda olduğu gibi ortaçağda da jeostratejik açıdan önemli bir merkez olan Anadolu’da, VIII. yy’dan itibaren Müslüman Arapların etkili olduğunu görüyoruz. Bizans’ın azalan otoritesine karşı, Müslüman Arapların dinamizmi Anadolu’nun güney kısımlarında ‘‘cihat ve gaza’’ adı verilen manevi ruhun etkisiyle kendini göstermektedir. Bu da Bizans’ın daha önce thema ve kleisura adını verdiği idari örgütlenmeye benzer bir örgütlenmeyi doğurdu; Sugur ve Avasım… Bu konuda Bizans tarihçisi Honigmann şu şekilde bir kayıt düşmektedir: ‘‘800 yılı civarında Araplar hudut bölgesindeki şehirleri kuvvetle tahkim etmeye başladılar.
  • Öğe
    Moğol Devlet Teşkilâtının oluşumunda Uygur Ve Karahitay (Kitan) etkisi
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Şenyıl, İsmail Hulusi
    Bilindiği üzere Türkler ve Moğollar yüzyıllar boyunca birbirlerine yakın coğrafyalarda yaşamışlardır. Hun, Avar, Kök Türk, Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Çingizli, Osmanlı gibi sayısız Türk devletini oluşturan Türkler gerek bozkır gerekse onu çevreleyen medeniyetleri kendi hâkimiyetleri altında birleştirecek yüksek idari yeteneklerini bozkır geleneklerinden almaktadırlar. Bunun yanında Hindistan, Çin, İran ve Avrupa tarihini şekillendirmişlerdir. Bütün Avrasya, bozkır atlıları yani Türk halklarının etkisi altına girmişlerdir. Böyle bir milletin devlet geleneği oluştura gelmemiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Türk devlet anlayışı nesillerden nesillere aktarılarak daha da olgunlaşmıştır. Günümüz devlet yönetiminde bile hala eski Türk geleneğini hissetmekteyiz. Türk devlet anlayışına baktığımız zaman Türk toplumlarını birbirinden ayrı ele almak mümkün değildir. Türkler tarih boyunca çeşitli hanedan adları ile Türk devlet geleneğinin devamlılığını sürdürmüşlerdir.
  • Öğe
    Ana kaynaklar ışığında Akhaemenid İmparatorluğu’nun Kuruluş Dönemi
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Akar, Halil İbrahim
    Persler, yakın akraba oldukları Medler ile birlikte, M.Ö. 2. Binyılın sonlarına doğru Yakındoğu bölgesine geldiler ve Urmiye Gölü civarına yerleştiler. M.Ö. 1. Binyıla gelindiğinde ise, bu bölgede tutunamadığı varsayılan Persler, Elam Devleti’nin kontrolündeki İran bölgesine girdiler ve Anşan kenti civarına yerleştiler. Perslerin yeni yurtları Parsumaş veya Persis/Persia olarak isimlendirildi. O sırada İran coğrafyasına hâkim olan Elamlılar ise M.Ö. 646 yılında Asur kralı Asurbanipal tarafından yenilgiye uğratıldılar ve bölgede bir iktidar boşluğu meydana geldi. Persler arasında soylu bir sınıf oluşmuştu ve bu soylu sınıf içinde, başlıca lider olarak ortaya çıkan Teispes, bölgedeki politik boşluğu doldurdu. Teispes ve ardılları “Anşan ve Susa kralı1” unvanını “Anşan kralı” unvanına uyarladılar. Böylelikle Elam Krallığı’nın varisleri rolüne büründüler (Brosius, 2006: 6; Briant, 2002: 17; Mieroop, 2018: 189.) Asurbanipal’in metinlerinde “Parsumaşlı Kuraş” isminden bahsedilir. Bu Kuraş’ın, Teispes’in ardılı olan I. Kyros olma ihtimali yüksektir. II. Kyros’un kronolojisi güvenli bir şekilde kurulduğundan (M.Ö. 559-530), ilk Pers krallarının kronolojisini tahmin etmek mümkün olmaktadır: Teispes (yaklaşık 635-610), I. Kyros (yaklaşık 610-585), I. Kambyses (yaklaşık 585-559). Akhaemenid İmparatorluğu kurulduğu sırada Yakındoğu’da güç dengeleri, Lydia Krallığı, Yeni Babil Devleti, Mısır’da hüküm süren 26. Hanedanlık (Sais Hanedanlığı) ve Med Krallığı arasında paylaşılmaktaydı. Kyros ile birlikte ortaya çıkan Pers İmparatorluğu, bütün bu dengeleri değiştirecekti.
  • Öğe
    Kapadokya Bölgesi Obsidyenlerine kısa bir bakış
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Akçelik, Seval
    Obsidyen Kavramı ve Kullanımı: Ergimiş halde ve genellikle asidik özellikte bol su içeren magmanın hızlıca soğumasıyla oluşan volkanik kökenli kayaçlara obsidyen, obsidiyen ya da opsidiyen denir. Obsidyen camsı parlaklıkta, amorf özellikte, atomik yapısı bütünüyle düzensiz olan ve riyolit bileşimli bir kayaçtır. Obsidyenler genellikle siyah renkte olmalarına rağmen demir ve magnezyumun değişik oksidasyon evreleri geçirmeleri obsidyenlerin farklı renklere sahip olmalarına neden olmuştur. Geçirdikleri evreler obsidyenlerin yeşil, gri (kül rengi), kahverengi, kırmızı, mavi ve altın sarısı gibi renklere dönüşmesini sağlamıştır. Kalın damarlarda gözlenen kahverengi obsidyenler, genellikle alacalı ve siyah lekelidirler. Bu tip obsidyenler Mahogany/Akaju (maun/kızıl kahverengi) olarak adlandırılır. Yanardöner görünümlü (sarı-maviyeşil-kırmızı) obsidyenler gökkuşağı/tavus kuşu obsidyenleri, koyu yeşil ve siyah zemin üzerine kar yağmış görünümündeki obsidyenler de kar tanesi obsidyenleri olarak tanımlanır.
  • Öğe
    Eskiçağ’da Doğu Anadolu Madenciliği
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Hergül, Gülbeyaz
    İnsanlar var olduğu günden bu yana barınma, beslenme, savunma ve giyinme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli bir arayış içerisinde olmuştur. Taş, ağaç, boynuz ve kemik gibi maddelerden aletler yaparak avlanmayı ve beslenmeyi kolaylaştırmışlardır. Zaman içinde bu ürünlerin gerek imalatları esnasında karşılaşılan zorluklar gerekse çabuk kırılıp parçalanmaları yüzünden insanlar, daha dayanıklı, yapımı kolay ve uzun ömürlü ürünler için yeni malzeme arayışı içine girmişlerdir.
  • Öğe
    Zulmün adı: Yahudi yerleşim sınırı (Pale Of Settlement)
    (Aksaray Üniversitesi, 2020) Köse, Tuğba
    XIX. yy’da ekonomi, modernleşme, sosyalizm, siyasi temsil, insan ve vatandaşlık hakları artarken, Çarlık Rusya’da ise Yahudilerin her alanda kısıtlanması Yahudi tarihini değiştiren etkenlerden biri olmuştur. Rus topraklarında yaşayan Yahudilerin XIX. yy’da sosyal statü olarak yaşam şartları ve vatandaşlık hakları önemli bir inceleme konusudur. Yahudilerin yaşamalarına müsaade edilen 25 eyaleti kapsayan sınırlı yaşam alanlarına Yerleşim Sınırı (Pale of Settlement)1 denilmektedir. İstediği mesleği yapamayan, üniversiteye gidemeyen, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören ama vergi alınması ve askerlik görevini icra etme konusunda taviz vermeyen Çarlık Rusya, yerleşim sınırları ile Yahudileri kontrol altında tutarak ülkenin iç kısımlarına girilmesini engellemiştir. Bu kısıtlamalar bütün gayr-ı Rus unsunlar üzerinde olsa da ağırlıklı olarak Yahudileri etkilemiştir. Yahudilerin nefret edilme ve dışlanmalarının nedeni tarihsel olarak derine dayanmaktadır.